Doç.Dr. Gültekin Kavuşan --BLOG

BLOG / Blog

İkizköy ocağı-   Fotograf: Gültekin Kavuşan

BLOG

Bizler, sen, ben, o biz siz yani hepimiz yaşaayan bireyleriz. Doğuyoruz, gözümüz açılıyor , öğreniyoruz, okuyoruz, bilgilerimiz birikiyor beyinlerimizde. Gözlemliyoruz, okuyoruz, elimizden geldiğince bir şeyler üretiyoruz, buna da "YAŞAM" diyoruz. Yaşamın aslında "ZAMAN İÇİNDE BİR SEYAHAT" olduğunu düşünmüyoruz. Ve bir gün geliyor "ARKAMIZA BAKIYORUZ". Aslında bunu her zaman yapıyoruz, bir iş yaparken daha önce nasıldı? Şöyle mi yaparsam, yoksa böyle mi yaparsam diye kafamızı yorup, yarınlar için en iyi olacağına inandığımıza "KARAR VERİYORUZ ve YAPIYORUZ".
Yaşamımız gördüklerimiz ve deneyimlediklerimizle ve algıladıklarımızla bizleri sarıyor. Giderek büyüyüen bir kartopu gibi oluyor. Zamanla herşey değişiyor. Her şeye bakış açılarımızda edindiğimiz deneyimlere göre değişiyor ve değişimin içerisinde kendimizin bile nereye gittiğini göremiyoruz. Bir gün gelip benzerini yaşadığımızda, geçmiş ile yüzleşiveriyoruz."Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür" dersekte, önemli hususları yazmadığımızdan, hep aynı kısır döngüde hata üstüne hata" yapar dururuz. Sonrada "BAŞARI" bekleriz. Çocuğumuz, torunumuz sizin zamanınızda nasıldı? diye sorduğunda, bakarız boş boş sadece çocukluğumuzu anlatırız.Tipik SÖZEL BİREY"izdir.
Toplumlarda aynı aslında ve sadece gerçek olan ortak bir bileşkenin yansıması.
Toplumlarda değişik zamanlarda değişik ortak toplumsal yaşamını sürdürüyor, tıpkı sen , ben o, öteki gibi.
Toplumsal yaşamın değişik noktalarında değişik bakış açılarımız bilgimize, elimizdeki veriye, kültürümüze göre oluşuyor. Bunu çoğunlukla "BALIK HAFIZALI" "SÖZEL TOPLUM" olduğumuzdan söylüyoruz, çok azımız ise yazmayı seçiyor. Keşke hepimiz "YAZAN BİREY" olabilsek, toplummuuzda "YAZILI TOPLUM" olsa da, gelecek torunlarımız ve onlarında torunları bizlerin neler düşündüğünü "OKUSALAR" da bizlerden edindikleri deneyimleri kendi yaşam çemberlerinde kullanabilseler.
O nedenle bir BLOG oluşturmaya karar verdim.
Düşündüklerimi zaman ve mekan dinamiği içerisinde hem kendim, hemde bir başkaları görebilsin.
BAKALIM NE KADAR UZAK GÖRÜŞLÜ İMİŞİM.


YAZILARIM
my scripts

Placeholder Image

YAŞAMA DAİR
life style

GELDE SÖVME

CORONA NEREDEN TÜREMİŞ?

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNDE
MEŞHEDİ KÜLTÜRÜNÜN FAYDALARI

SANAT DÜŞMANI BİR HOMONGOLOS DEĞİLİM.

MASKE TİPLERİ




Placeholder Image

TARİHE DAİR
about history

23 NİSANDA, 100. YILINI MI KUTLADIK YOKSA ASLINDA 143. YILINI MI?

KÖLELİK GENETİK MİDİR?

BU TÜRKMENLERDE NE GEZİYOR ORADA?

DARBENİN RUHU NE? NEDEN DARBE OLMALIYDI



Placeholder Image

SİYASETE DAİR
about politics

YAŞADIĞIMIZ DÜNYA DÜZENİ NASIL KURULDU?

DERİN STRATEJİLER ve BİZ

CHP TARİHİNE ÇOK KISA BAKIŞ

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ NEDİR?

EĞRİ OTURUP, DOĞRU KONUŞALIM, ŞU B.M.'Yİ

SORUN: YOZLAŞTIRILMA

ÇOK ÇARPICI ve ÜLKEMİZİ İLGİLENDİREN GELİŞMELER-
3. DÜNYA SAVAŞI BAŞLIYOR MU?

DURUM GÜNCELLEMESİ-1
2015'in 28 kasım günü

Placeholder Image

BİLİM-EĞİTİME DAİR
about science-education

SOSYO-MATEMATİK DERSİ

BEYİN TİPLERİ VE SINIFLAMASI

MANTIK NEDİR?

DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN

DUNNING-KRUGER SENDROMU

ALFABE, DİL, LÜGAT, YAZI, MATBAA ÜZERİNE


GELDE SÖVME


1985 yılında dersi taaa karbon atomundan alıp, dünya kömür yataklarına ve oradanda termik santrala, kömürden anilin boyaya, kreozata kadar anlatırım. Derim ki, bilgili olun bu dediklerimin birazına kafa yorunda, bu ülkeyi teknolojide sınıf atlayacak yere taşıyın. Derim ki, yenilikler daima zordur. Başarmak bazan nasip olmaz ve doğru bilimdedir.Dürüst olun, doğruyu hep savunun, size sövseler, tezgahlar kursalarda bilginizin ışığında doğruyu savunun. Derim ki, bu bilgileri iyi kullanırsanız, kendi işinizi kurarasınız, 3-5-10'nunuz biraraya gelin, bilgilerinizi tümleyip şirket kurun.
Derim ki, siz osymden gelen %20liksiniz, şirket kurun ki, osymyi kazanamayan %80'lik geridekilere ekmek verin, onlar aç kalırsa, çocukları gelir sizin canınızı, cüzdanınızı alır.. Derim ki, sizler OSYM'den azıcık puanı fazla olduğunuzdan bu üniversiteye geldiniz, bu üniversiteler bedava, bana bunları iyice eğit, öğret diye para veriyorlar, "BEDAVA BİLGİ ALIYORSUN" hakkını verin. Bilgiyi kullanın derim.
Elin gavuru bu bilgiyi alıp kullanıp yeni teknolojiler üretiyor iken...
Elin gavuru bu bilgiyle Türkiye'ye ara ürün üretip satıyor birde ambargo uyguluyor iken,
Elin gavuru bu bilgiyi kapıp, arkasından edepsizce kendi makalesi diye yayınlıyor, kendisini büyük adam yapıyor iken,
Elin gavuru söylediğimiz bir kelimeden alıp bunu başka yerlere aplike edip, yeni know-how üretir iken, bizimki kalkıp sanayideki çırağın yapacağı dandik bir alete bir taş parçası kırmayı mühendislik sanıyor, bizimki 8 sene boyunca okuduğu ingilizcesiyle, internette girip bir mesleğindeki yazıyı okuyamıyor,
bizimkisi hele kadınsa bir de güzellik merkezinin deney kuklası oluyor, bizimkiler evlenip bebe doğurup, bebelerinin nasıl basket topu yuvarladıklarını sayfalarında paylaşıyorlar.
Bizimki kalkıp bir de bana, laf sokmaya kalkıyor..
BRE DENSIZ, BENIM BILGIM VE BENIM BU ULKEYE KATKIMDAN HABERIN VAR MI?
BRE DENSIZ YEDİĞİN DOMATESİN TOPRAĞINI ELİN GAVURU ALIP PAKETLEYİP GERİ SATARKEN, SENİN BABAN DEDEN NE EDERDİ BİLİR MİSİN?
DENSIZ, TURFANDA DOMATES ÇIKSIN DİYE DEBELENİRDİ DENSIZ, ŞİMDİ SEN O BEBENE KIŞIN GÖBEĞİNDE DOMATES YEDİRİYORSAN BENİM BİLGİM SAYESİNDEDİR.
ELEKTRİK ÜRETİMİNDE SANTRALDEN ÇIKAN ELEKTRİKTE BENİM BİLGİMİN KATKISINDAN BİLE HABERİN YOK DENSİZ.
BRE DENSIZ, BU ÜLKENİN SENİN DOĞURDUĞUN BEBEYE İHTİYACI YOK. BU ÜLKENİN, BECEREBİLİYORSAN SANA VERİLEN BİLGİYİ KULLANIP YENİ TEKNOLOJİ ÜRETMENE İHTİYACI VAR..
BECEREBİLİYORSAN, ŞİRKET KURDA İŞSİZ GEZENLERE EKMEK VER.
BECEREBİLİYORSAN, GİDİP DANDİK BİR ŞİRKETTE AMELELİK YERİNE GİT DOĞRU DÜRÜST MÜHENDİSLİĞİNİ YAP..
BECEREBİLİYORSAN, GİT TEKNOLOJİ ÜRETEN FİRMALARDA BOY GÖSTER, TABİ SENİ ALIRLARSA..
BECEREBİLİYORSAN BİRÇOK DİĞER ÖĞRENCİM GİBİ GİT ELİN GAVUR MEMLEKETİNE ORADA BİLGİNİ GÖRGÜNÜ ARTIR, İNSANLIĞA KATKI KOY, YENİ BİRŞEYLER BUL..
DENSİZ, BENİM BULDUĞUM FORMÜLLERİN DEVAMINI YAP YETER BİLE

ANLADIN MI?

Gültekin Kavuşan 17 Nisan 2017, 10:39



GERİ DÖN



CORONA NEREDEN TÜREMİŞ?


Dünyada son günlerde bir tartışmadır almış başını gidiyor. En sonuncusu Malezya'dan Çin'e kaçak olarak ithal edilen pangolinlerin pazarda satılması ve bunun yenilmesinden diyerek söyleniyor. Kabahatli pangolinler oldu. Kabahatli pangolinlerin ithal edildiği yerde salgın olup, millet orada yani Malezya'da kırılıp ölmedi ki. Birileri de yarasalar dedi. Yarasalar her yerde var. Zaten yarasa denince akla hemen gelende Romanyalı vampir Frankenstein gelir ve sanki iki beyaz diş şah damarınızdan tüm kanınızı emecekmiş hissedersiniz ve ""iğrançççç!"" diye düşünürsünüz. Hep Sir Christopher Frank Carandini Lee, (27 May 1922 - 7 June 2015) 'ye "Sir" ünvanı kazandıran vampir filmlerinden dolayı. Şimdi birisi de kalkmış olayı çevre felaketi diye tanımlıyor. Neden mi? İnsanlar giderek hayvanların ve özellikle yaban hayatının bulunduğu ortamları işgal edip oraların esas sahiplerinin öldürülmesi ve yok edilmesinin bir sonucu diyerek felsefe yapıyor. Evrimin temelinde tesadüf vardır. Siz dinozorların göktaşlarından dolayı öldüğüne inanmaya devam edin. Sanki her yerde göktaşlarının izleri varmış ve K-T zonunda bütün her yerde jeologlar göktaşı çukurları buluyorlarmış gibi ama o dönemde her yerde dinozorlar vardı. O kadar çok göktaşını nereden buldunuz ki? Hiç bir literatürde de jeologlar bu zonda biz hep göktaşı buluyoruz demiyorlar. Ya da Trolobitlerin suların bulanıklaşması ve bu nedenle hepsinin oksijensizlikten öldüğünü zannetmeye devam edin. Yani bu 450 milyon yıl önce yaşayan kerevitlerin istakozların, vatozların büyük büyük dedeleri kaçmasını, kaçıp kurtulmasını bilemediler mi? Yani dünyanın bütün deniz ve okyanusları mı bulanıklaştı hiç ni durulmadı o çamurlu bulanık su mesela kutuplarda? "Leben heisst Sterben" yani "yaşamak ölmek" demektir. Evrimde seleksiyon vardır dedi, ingiliz başbakanı unuttunuz mu? Bazı biyologlar bu dnası şimdilik belli olmayan covit-19'un DNA şifresini çözünce ilaçları alınca sorun çözülecek mi diye sormaları gerekmez mi? Sars-2 ve H1N1 salgınları varken tavukları gırtlaklamadık mı? Ama şimdi bu deşifre edilmiş dna topluluğu artık bizi öldürmüyor. neden mi? Hekimler bağışıklık kazandığımızı ifade ediyor, metabolizmamız bu DNA grubuyla nasıl savaşacağını öğrenmiş durumda, yani antijen-antikor meselesi.
Acaba gerçekten durumumuz ne?
Sorulması gereken doğru soru ne?
Ufkunuzu genişletin, okuyun azıcık..
Basma kalıp hurafelere değil, bilimsel bulguların ışığında düşünmesini öğrenin. Bilgileri ezberlemeyi değil, bunlardan yeni bir şeyler yapmaya çalışın.
Dünyadaki bu büyük ve bilinmeyen düzenin sadece ve sadece küçücük bir atom kadar bile olmayan bir bileşeniyiz ve ölüyoruz ve genlerimizi bir sonraki evlatlarımıza transfer ederek 24 çift kromozomlarımızı transfer ediyoruz. Buna da soyumuzun yaşamı diyoruz yani filojenimiz. Hemencecik adamın soyu sopu ne yahu? dememizin altında aslında yatanda "filojeniyi koruma ve kontrol etme" içgüdüsüdür. Leben heisst Sterben, yazarı Karl-Heinz Erben yayın yılı 1982. Almanca, bulursanız okuyun. Kendisi Neo-Darwinizmin kurucularından biridir.

kavuşan 2020 9 nisan.



GERİ DÖN



TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNDE MEŞHEDİ KÜLTÜRÜNÜN FAYDALARI


ABD, savaş sonrası 1950 lı yıllarda italya konsolosluğunda çalışan amerikan hayranı bir türk memurun, bebesini "dahi" diye yumurtlamıştı ve bilmem ne dandik üniversitesinde dandik bir bölümünde de profesör yaptı, ABD'deki böyle titrler payeler pek avrupa kültürü ve fransız hayranı olarak entellektüelleri yetişmiş bir ülkenin, alman sisteminden kopyaladığı kürsü zekasıyla yoğurulmuş olan üniversite sistemindekinden farklı olsa da, bu millet bunun bile farkında zaten olamazdı.. Gelelim kızına...Kızını da büyük sanatçı diye devlet tiyatrolarına sanatçı ettiler. Sonra yerli entellere de şarkıcılık etti ve bizim her kemiği platinli ultra mega starın ilk versiyonu olarak, sanat dünyamıza ışık ve vizyon saçtı. Gene dönelim konumuza...1980'den sonra bu çakma prof Türkiye'ye postalandı el üstünde göklere çıkartıldı.. milliyetçi bir duruş ve Türk dilinin ihtişamı falan diye ortalığa milliyetçi ama bozulmamış bilim adamı diye bir imaj yarattı. Yıllar sonra Feto iltisaklı diye hapis bile yatacak olan televizyon cambazlarının programlarında, gerçi konusu kimya olmasına rağmen, tek kelime atom lafını bile duymadığımız sohbetlerde baş tacı oldu. Bir kaç tanede kitap falan yazdı. onuda deli gibi her yere neredeyse bedavadan dağıttılar..
Geçenlerde corona virüsünden dolayı ABD'yi yerlere vurmuş bir profesörün yayındayken işten atıldığını yazdılar. Efendim, Koç üniversitesinin hocası nasıl ABD'ye dil uzatırmış. Sosyal medya çıldırdı.. Öyle ki, yani sanki bu ülkede CIA ve ABD elçiliğinin bir tezgahı diye her şeye kulp takar millet olduk.. Bunu da bir yerlerden KOÇ SİSTEM TAKLİTi mi diye de sorgulamayı bırakalım. Ne hali varsa görsün mü diyelim?
Teşhis doğrumu derseniz, şu ortadoğulu ABARTMA ALIŞKANLIĞIN BIRAKMAMIZ LAZIM, MEŞHEDİ KÜLTÜRÜNDEN SIYRILMALIYIZ diyeyim.. O proje profumuzu da bulun bakalım ve kardeşini de.. sevgiler.

kavuşan, 2020 5 nisan



GERİ DÖN


SANAT DÜŞMANI BİR HOMONGOLOS DEĞİLİM.


Sakın tiyatroya, balee, operaya karşı olduğumu sanmayın.
Benim derdim devlet opera bale ve tiyatrolarının verimliliği.
Muhasipzade Celal'den sonra oyun yazarımız sayısı iki elin parmağı etmez, neyseki bir Özakman IV.Murat diye bir oyun yazdı da Türk tiyatrosu varmış diyerek milletçe sevinmiştik..
Özel tiyatrolar ise tam bir tuluat altı sözüm ona komedi. Sözüm ona bir tane yere göğe sığdıramadıkları kabare diye tuluatçılık yapan birinin oyununa gitmiştim, 2 saat boyunca bir rahmetli politikacıdan başladı sövmeye, tam perde kapanırken para veren seyirciye de döşenivermişti. Atatürk'ü koruma kanunu olmasaydı onunda yedi sülalesine döşenirdi sanat adına, kalıbımı basarım...
Yani adam sanat diye SÖVME anlıyordu. neyse cavlağı çekti, şimdi bebeleri herhalde onun müthiş tuluatçılığını devam ettiriyorlardır.
Bale ise ortada, hala işin özünü bu millete anlatamadı.
Operanın da bundan bir farkı yok, devlet o kadar parayı boca etti ama sevdiremedi, ne operayı, ne baleyi, ne de senfonik müziği..
Şimdi aşağıdaki yazıyı okuyun.

""""Fahri Kopar
28 Mart, 13:20
Dün Dünya Tiyatrolar günü idi.
Merak ettim az bir araştırma yaptım.
Devlet Tiyatroları personeline vergilerimizle 1 yılda ödediğimiz para
2018 Sayıştay raporuna göre 194 milyon 650 bin lira imiş..
Tüm Türkiye'deki 112 acil çalışanlarına ödenen para 119 milyon lira.
Peki çağdaş ve ilerici yurttaşlarımızın İmamlarımız için sorduğu soruyu , bu sefer de tiyatrocularımız için soralım.
194 milyon 650 bin lira ödediğimiz Tiyatrocular, kaç doktor ediyor.
Yahut kaç hasta bakıcı veya kaç Ambulans şoförü ediyor.
Sağlık bakanlığının resmi sitesinden 2016 yılına ait verilere göre
112 acil personeli 1 yılda toplam
4 milyon 978 bin 360 vakaya müdahele etmişler.
Can kurtarmak için canlarını dişlerine takmışlar.
Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi çalışanları kaç can kurtarmışlar.
Sahi 112 çalışanlarının neredeyse iki katı personel gideri olan, devlet tiyatrolarının, ülkeye,millete,insanlığa sağladığı yararlar nelerdir.?
Bilen varsa söylesin.
Umarım Corona aşısını Tiyatro,opera ve bale çalışanlarımız bulur da, beni mahcup ederler. """"

Fahri Kopar haklı.
120 kiloluk balerine para mı ödenir denince, ülkede "sanat aşağılanıyor" diyerek ayağa kalkanların bu eleştiriye sesleri çıkmaz herhalde..
İmamlardan ilahi korolarına devlet maaş ödemiyor camilerde, yani bayramlarda, kandillerde ilahi ve mevlüt okudu diye ek göstergesi yok, fazla mesai ücretleri de yok; imamlarımızın..
İmamlardan Corona ilacı ve aşısını beklemek ile tiyatrocularımızdan aynısını beklemenin bir farkı yok.
Akılcı ve bilimsel zeka, bunu doktorlarımızdan ve aczacılarımızdan bekler.
Sevgiyle kalın.

kavuşan, 2020 28 mart.



GERİ DÖN



MASKE TPİLERİ


Corona-Covit-19 virüsü nedeniyle korunma amaçlı olarak amska kullanımı yaygınlaştı. Ancak maske kullanımında dikkati çeken ise, kullananların maske alırken bilinçsizce maske aldıklarının gözlenmesi oldu.
Bazı kişiler pitta mask (pideci maskesi) denilen ve polypren malzemeden imal edilmiş, sadece tozdan koruma amaçlı olan maskeleri almış ve takmışlar. bazı kişiler ise asker, gaz maskeleriyle korunmaya çalışıyorlar.
Bu nedenle bu konuya değinmek istedim, maske tipleri ve hangi maskelerin virüslerden korunmak amaçlı kullanılabileceğini duyurmak istedim.


Maske tipleri, çeşitleri,
hangi tip maske hangi amaçla kullanılır,
hangi maske nerede kullanılır,
kullanım yerlerine göre hangi maske seçilmelidir.
Bunu daha öncede paylaşmıştım, ancak lüzumuna binaen tekrar paylaşmayı uygun gördüm.


  • Surgical mask: Nezle ve grip için kullanılan maskedir.

  • N95 maskesi: 0,3 mikrondan küçük partikülleri tutan maskedir.

  • Pitta Maske: Toz ve polen tutucu maskedir. virüsleri tutmaz.

  • Paper mask: kağıt maske; filtre malzemesi olmayan maskedir. Kağıdın özelliğine göre tutuculuğu değişir. Covit için uygun maske kağıdı varsa tutar.

  • Gas mask: Gaz maskesi; filtre malzemesi olarak arada kimyasallar bulunur ve zehirli gazları tutarak havanın girmesini sağlar.

  • Facial mask: Yüz maskesi; yüzün nemlendirilmesi, cildin gerilmesi için değişik müstahzarataların sürüldükten sonra ve bu gibi amaçlar için kozmetik endüstrisinde kullanılan maskedir.


kavuşan, 2020 13 nisan.



GERİ DÖN




YAŞADIĞIMIZ DÜNYA DÜZENİ NASIL KURULDU?


2. Dünya savaşı sonrasında ülkeler arasında bir daha savaş çıkıp elinde silah olanın öteki ülkeyi işgal edip MERKEZ BANKASI’ndaki altınlara el koymasının önüne geçilsin idi. Peki ama her ülkenin merkez bankasındaki altını nasıl kontrol edilecekti? Bunun için ABD en güvenilir ülke olduğundan (atom bombasını o atmıştı çünkü!) New York'ta bir Banka kuralım ve her ülke altınlarını burada tutsun böylece, buradaki bu altınlarının değeri kadarda para emisyonu yapılsın , ülkelerin hem ekonomik ve hemde ticari yetenekleri ve dahası "EMEK" BAZLI bir EKONOMİ DÜNYASI YARATMA İDEALİ idi. Açıkgöz Amerikalı kendi merkez bankasını gösterip daha sonra kafasına göre benim DOLAR bankalar arası para birimi olsun, zaten sizin paraların karşılığı altınlarda bizim burada deyince, "$" uluslararası ve bakalar arası temel para birimi oldu, Rus rublesini, Arap dinarını, Alman markını ve sonra İtalyan liretini buna eşitlemeye kalktı. hala da böyle adına "PARİTE" diyerek karşılığı emek olan her ülke parasının eşdeğerliliğini buna göre yapıyoruz ve buna göre de çalışan "BORSALARIMIZ" var. Bir gün uyanıklık çok sürmedi, herkes mızıklanmaya başladı, Amerikalının uyanıklığı açığa çıkınca amerikan bankaları ve bankerleri KREDİ KARTI'nı icat etti böylece Amerika'da dolaşan paraları toplayıp kendi defterleri üzerinden tüm ülkedeki ticareti düzenlediler. Fazla ortalıktaki "$" banknotları yani kağıtları topladılar ve mızıkçı dünyanın devletlerini ikna ettiler. Daha sonra ne mi oldu? Bu açıkgözlüğü ötekilerde kopya çekmeye başladılar, İngiltere, Almanya, Fransa falan derken bu "PARA TAŞIMA KREDİ KARTI TAŞI" kültürü tüm dünya ekonomilerini sardı. Daha sonra ise eşyanın tabiatı gereği tüm dünyada para üzerinden para kazanmakta olan sermaye duvarı toslamaya başladı.
Çözüm diye bir akıllı bankacı ve banker takımı “BITCOIN” diye bir zımbırtı ortaya attı. Zaten her şey dijital ve internet ağı ile tüm sistem birbirine bağlıydı ve bu durumda zaten dijital olarak çalışan bankacılığı “SANAL PARA”ya evrimleştirmeye çalıştı.
ŞİMDİ GELDİĞİMİZ EKONOMİK DURUM BU, BANKACILIK /BANKERLİK VE SERMAYE SİSTEMİ BU. Ancak sorun başka, BANKNOTlar ortalıktayken her yer HIRSIZ doluydu. Şimdi böyle olursa HIRSIZ KİM OLACAK? ve NEYİ ÇALACAK? UNUTMAYIN, dünyada dolaşan banknotları 2/3’ü yeraltındadır. Sizin gördüğünüz ise sadece 1/3’üdür. Yani asıl zenginler, DEVLETLER ve onların her yerde ahtapotun kolları gibi uzanmış “KARANLIK KOLLARI”dır. Yani anlayacağınız asıl HIRSIZLar bunlardır. Her şey ağa bağlanırsa, kontrol kimde olacak, bunun legal sahneye taşınacak olduğunda nelerle karşılaşılacak ne bilen var? Nede tahmin edebilen.
DİJİTAL PARA değil sorun!
Sorun; HIRSIZLARIN çaldıklarının LEGALİZE EDEBİLMELERİ İÇİN DÜNYA İNSANLARINI İNANDIRABİLMELERİNİN GEREKLİLİĞİ. Bunu nasıl yapacaklar ve kimler figüran, kimler asıl kahraman olacak o belirsiz.
Şimdi sizde kafanızı yormaya başlayın şimdiden , geleceğin zengini olmak istiyorsanız.

kavuşan, 2020 2 nisan.



GERİ DÖN




DERİN STRATEJİLER ve BİZ


Ankara antlaşmasının üzerinden 75 yıl geçti, Suriye devletinin kuruluşu 1957dir. Basın yani Rusya'nın eline geçmesi 1963'tür. Lozan 2023'te bitiyor. İngiltere'nin antlaşmalardan doğan haklarının süresi 50-75 yıllık idiler.
1992'de Irak operasyonu yapıldı. Osmanlıdan kopan Ortadoğuda 1946 yılında yeniden paylaşım yapıldı. Süresi, 50 yıl idi.
Ahmet Necdet Sezer, bir kere yurtdışına gitti ve gittiği yer Suriye idi. Suriye gizli servisi, KGB adına Türkiye'de, Ürdün'de, İsrail'de, Filistin'de, Kıbrıs'ta gizli operasyonlar yapıyordu. Türkiye operasyonlarını PKK ihaleyle almıştı. Sonra AB de kullandı bu örgütü. Ahmet Necdet Sezer döneminde kimse neden Suriye gidildiğini anlamadı; halbuki Türkiye, Suriye'ye Rusya ilişkilerini askıya al. Mümkünse zaman içinde dondur, yapamıyorsan bari demokrasi geç, o zaman bu kolay olur diye akıl verdi.
Taze delikanlı Beşar Esad anlamadı ve Fransa ve İngiliz karısından dolayı kendisine ingilizlerin satmayacağını sanıyordu. Anlamadı.
Daha sonra Tayyip 2 kez gitti neredeyse yapma etme bak ülke bölünür dedi. Planlar başka dedi. Esad dinlemedi.
Şimdi ise artık perde gerisindeki figüranlar ve onların maşaları ortadan kalktı ve ilk hamleyi Rusya yaptı.
Bu meydan okuma zaten NATO ve AB, ABD planlarında vardı. Artık milis güçlerinin asıl hedefi Rus üssüdür ve ABD'nin Irakta başına gelen Rusların Afganistanda yaşadıkları tekrar başına gelecektir ve (Ruslar zaten garnizondan çıkamıyorlardı) şimdi de orada oturamayacaklar. Rusya İranın bölgedeki şii güçlerine güvenerek Esadı destekliyor . Ancak ABD-İRAN arasında yeni gelişmeleri beklemek gerekir. Zira İran'ın en büyük sıkıntısı batı dünyası ile ilişkileri bu açıdan İran'da radikal bir sosyal değişim gerçekleşirse yani (ki bile bile lades şeklinde bizzat şimdiki yönetimce de yapılabilir; yani değişim mutlaka bu yakında olacaktır, (seçenek-1,) ayrıca bundan başka Kafkaslarda aniden bir huzursuzluk patlayacak (seçenek-2). Kışın yaklaşması nedeniyle Ukrayna'da çok şiddetli çatışmalara girilecek ve Rus ekonomisi ciddi hasar görecek (seçenek-3) ortaya çıkacak ve RUSYANIN ORTADOĞU VE DOĞU AKDENİZDEN ATILMASI PROJESİ GERÇEKLEŞTİRİLECEKTİR.
Türkiye, NATO üyesi olarak gerekirse doğusunda bir kısmi savaşı veya illegal bir örtülü savaşı HEP HARİTALARDA KÜRDİSTAN DİYE GÖSTERİLEN BÖLGEDE KABUL EDECEKTİR. Bunun sonucunun her şey düzeldikten sonra ise ne olacağı belirsizdir, ancak batı - hıristiyan dünyasının düşüncelerinden birisi, 1910 yılından beri zımni olarak kabul edilmiş olan HİDROKARBON KAYNAKLARINDAN YOKSUN BİR ANADOLUDAKİ TÜRK DEVLETİ olarak devam etmesi yönündedir.
Ancak geleceği kimse öngöremez, AMA BATI-HIRİSTİYAN-MUSEVİ İŞBİRLİĞİ DÜNYASI, Kurtuluş savaşı ve Atatürk gerçeğini de çok iyi bilmektedir. Aynı hatayı İKİNCİ KEZ TEKRARLAMAMA ARAYIŞINDADIR.
İŞTE BU YÜZDEN ÜLKE ÖYLE KARIŞIKTIR Kİ, SAP İLE SAMAN, DOĞRU İLE EĞRİ, YALAN İLE GERÇEK, TUTARLILIK İLE TUTARSIZLIK ŞİDDETLE KAMÇILANMAKTADIR.
HAZİRAN SEÇİMLERİ GİBİ BU SEÇİMLERDE DE BENZERİ BİR DURUM ORTAYA ÇIKARSA, PLAN DOĞRU İŞLİYOR DEMEKTİR ve seçim sonucunda, mevsiminde kışa girmesi nedeniyle artık BATI-HIRİSTİYAN-MUSEVİ EPHESİ İLE AB, ABD, RUSYA ORTAK DÜĞMELERİNE BASACAKLARDIR. Zira, tüm Suriye-Irak-IŞID cephesinde PYD konusunda RUSYA, AB, ABD, İRAN, İSRAİL ORTAKTIR ve CİCİ ÇOCUKLARDIR, PYD... !!!!

KAVUŞAN·8 EKİM 2015 PERŞEMBE



GERİ DÖN



CHP TARİHİNE ÇOK KISA BAKIŞ


CHP nin ilk başkanı GAZİ MUSTAFA KEMAL'dir ve İsmet İNÖNÜ ile birlikte kurmuşlardır.
Ülkeyi işgal eden tüm düşmanları yenmiş, boyun eğmemişler, YUNANI İZMİR'DEN DENİZE DÖKMÜŞTÜR. İsmet İnönü'yü aslında ilk başkan kabul etmek gerekir.
Bu koltuğa oturan ikinci kişi Bülent Ecevit'tir, yani OĞULDUR.
Kıbrıs fatihi KARAOĞLAN'dır. Kıbrıs'ta Türk katliamı yapan YUNANI ADADAN DENİZE DÖKMÜŞTÜR.
Torun, Deniz BAYKAL'dır. Kasetle ayağı kaydırılmıştır. Referandumda, milletin "EVET" diyenlerini "İZMİR'DEN DENİZE DÖKECEĞİZ" demiştir.
Torunun çocuğunun adı KILIÇDAROĞLU'dur. Referandum sonrası %48 "hayır" oyun kendisinin olduğunu sanarak, "DEDELERİNİN DİZ ÇÖKMEDİĞİ AVRUPA'YA ÜLKESİNİ ŞİKAYET ETMEYİ" marifet saymıştır..
Bu ülkenin tüm insanlarının düşünmesini ve "ŞAPKAYI ÖNÜNE KOYMASINI" isterim.

Sevgilerimle.

Kavuşan, 2017-26 nisan



GERİ DÖN



TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ NEDİR?


Seçimden önce mail kutunuz, sosyal medyadaki ana sayfanız mesela facebooktaki gibi, ağzına kadar yazılarla, slogan dolu gönderilerle, filmlerle, sözde bilimsel alıntılarla, doğru veya yanlış iftira ve suçlamalarla doluyordu, sizde şaşkına dönmüştünüz. Acaba hangisi doğru diye ne araştıracak vaktiniz oldu, ne de yapacak belgeleriniz.
Seçimler yapıldı, bitti. Oyunuzu da verdiniz.
Birçok kişi gibi içinize kurt düşmüştü ve gelenlere inandınız. Neden o mailleri ve filmleri, sözleri, belgeleri gönderenler yalan söylesin canım demiştiniz ve oyunuzu verdiniz rahatladınız.
İlginç.. Şimdi o maillerden, yazılardan, alıntılardan, özlü sözlerden, belgelerden ve bunların devamından kimse size bir şey göndermiyor. Hatta çok inandığınız arkadaşlarınızdan artık bunlar size "forward" edilmiyor. Onun yerine adeta dalga geçer gibi komik değişik alıntılarla bezenmiş bir seçim sonucu yorumları geliyor.
"Ne biçim koyduk!" diye yazıyor.
Halbuki sizin beklentiniz çok başkaydı, bunlar seçimden sonra size söz vermişlerdi, şu olacak, bu olacak diye boy boy sokaklardaki afişlerde.. Hani bununla ilgili bir açıklama yok.
Açıklanan ise kaybedene; "Ne biçim koyduk!".
Yahu, siz bir büyük şehrin belediye başkanlığı için oy kullanmadınız mı? Hay , Allah! Sahi biz niye bunu unuttuk? Bak bize sağ gösterip, sol yumruğu yapıştırdılar !.
Daha 9 ay önce "Cumhurbaşkanı seçimi" ile "Başbakan ve İktidar Partisi" seçimini karıştırılmıştı, onda da böyleydi ama bu kadar değildi.

Geçmiş olsun!
Kullanıldınız!


İşte buna "Toplum Mühendisin BAŞARISI" denir. Yasalar, kanunlar ve diğer devletin uygulamalarını unuttururlar ve GARİP SONUÇ ELDE ETTİRİR toplum mühendisleri. Toplum mühendisliği, toplumun temel değerlerinin tersini yaptırma işi, ya da istediğini yaptırma işlemidir. Toplum (millet değil !) neyi kesinlikle değişmez değer yargısı sayıyorsa onun tersini, ona yaptırmaktır, toplum mühendisinin işi de budur. Kullandığı araç sadece basın-yayın ve her türlü medyadır
Öyle bombardıman yaparsınız ki, doğru söyleyenler varsa da arada kaynar gider. Demokrasiyi her toplum kaldıramaz. Çünkü demokraside sapla-saman, at iziyle-it izinin karıştırılmaması temel ögedir. Bunu hazmettiyse bir toplum, kalkar birisi demokrasinin bu okutulmayan temel kuralını, yani "DEMOKRASİ ALFABESİ"nin ilk sayfasındaki kısmını gösterir.
Bunu en güzel idrak edip kullanan adamın adı GÖBBELS'tir. Kullandığı aygıtlı sistemin adına da "PROPAGANDA" denmiştir. Askeri strateji kitaplarında, 5. kol faaliyetleri diyerek, gayr-ı nizami harp usulleri bölümünde bu konu detaylarıyla, örnekleriyle, rakamlara bağlı sonuçlarını da göstererek subaylara, istihbaratçılara anlatılır.
Avrupa Birliği, seçimin ertesi günü snuçlar medyada belli olunca hemen açıklama yaptı; TÜRKİYE; DEMOKRASİ YOLUNDA İLERLEMEKTE ve DEMOKRATİK BİR SEÇİMİ GERÇEKLEŞTİRDİ! KUTLARIZ! Biz bir belediye başkanı seçtiysek, bu Avrupa Birliği bizim neden belediye seçimimizin DEMOKRASİ ile ilişkisini sorgulayıp kutluyor ki? "Ne garip bu adamlar, başka işleri yok sanki. Size ne?" diye düşündünüz mü?
Geçmiş olsun dileklerimle, yeni bir Türkiye'ye ve yeni bir bilinmezliklere kendi büyük şehrinizde hoş geldiniz.
Demokrasi mi? Oy vermek değildir, doğru karar vermektir.

Kavuşan, 2015,9 Haziran, 12:35



GERİ DÖN



EĞRİ OTURUP, DOĞRU KONUŞALIM, ŞU B.M.'Yİ


1. Dünya savaşı biter, savaş sonunda dövenler, kendi hegemonyasını sürdürebilmek için, CEMİYET-İ AKVAM (kavimler topluluğu) kurarlar. Genişlemesi ve dayak yiyenlerin yeniden örgütlenmesini önlemek için bunu akıl ederler, Dövdüklerini de özel olarak davet ederler, bunlardan birisi de T.C.'dir. Bizde davete icabet etmek gerekir denir ve gireriz, Atatürk girelim der ama aslında umurunda da değildir.
Sonra 2.Dünya savaşı patlar, yenenler derler ki, "Yaf, bu eski Cemiyet-i Akvam numarası iyiydi. Aynı numarayı çekelim.
Sonra, Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da, Uzak Doğu'da ve en son olarak Orta Doğu'da sürekli kan akar, 1948'te birde İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ diye kağıt yumurtlarlar, ama 1949-1952 arasında Uzak Doğu'da paylaşım kavgalarıyla daha MÜREKKEBİ KURUMADAN INSANLARI GIRTLAKLAR ve koca yarımadayı ortadan ikiye cetvelle Kuzey-Güney Kore diye ikiye bölerler.
Dövenler olarak 5 devlet, "DAİMİ GÜVENLİK KONSEYİ" numarasıyla tepeye çöker, kendileri aralarında dünyayı bölüşürler, dayak yiyenlere de "katılacaksın, gel burada öt, öt dur, Dinleriz" derler. Bunun adını da BİRLEŞMİŞ MILLETLER koyarlar. Her devleti de zoraki üye yaparlar.
Nerede kavga dövüş varsa adamlarını yollarlar ama adamları ne hikmetse kavgayı durduramaz. Tam tersi bile olur. Koruyacağız derler, soykırımdan kaçanları bir yere toplarlar ve buranın kapısınıda düşmanlarına açarlar. Hatta, Avrupa'nın beşiğinin göbeğinde. 550 bin insan katledilir Sırp milisler tarafından, hem de gözlerinin önünde. Yerin adı da:Srebrenitsa'dır. Benzerleri Kıbrıs'ta da olur. Koruyacağız dedikleri Kıbrıs'ta Türk ve Müslüman köyleri yakılır, EOKA-B, Türk denilen insanları gırtlaklar. Bazan işler çok karmaşıklaşınca, görmezden de gelirler. Ama bir basın bildirisi birde kınamayla işi geçiştirirler. Nasıl olsa ölenler fakir ve azınlık ARAKAN'lılardır; hem de zaten müslümandırlar. Filistin'de de, dünyanın en modern özel açık alanlı BÖLGESEL ESİR KAMPI'na ses çıkartmazlar. Haa neden mi? Bunların neyine gerek özgürlük derler. Ne yapacaklar, işte geniş bol alan ne isterseniz yapın derler. Dövene de sürekli kararlar alır ve kınarlar. O kadar işte..
Sonra, Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da, Uzak Doğu'da ve en son olarak Orta Doğu'da sürekli kan akar, 1948'te birde İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ diye kağıt yumurtlarlar, ama 1949-1952 arasında Uzak Doğu'da paylaşım kavgalarıyla daha MÜREKKEBİ KURUMADAN İNSANLARI GIRTLAKLARLAR, koca yarım adayı da Kuzey Kore, Güney Kore diye ortadan ikiye cetvelle bölüverirler. İşleri sonraları iyice büyütürler. UNESCO kuralım derler ve sözde dünyadaki çocukların haklarını savunucusu diye iddia ederler. Fakat nedense hiç çocukların öldüğü, öldürüldüğü yerlerde ortaya çıkmazlar. Dünyada fakirlere yardım edecek sistem kuralım derler, Dünya Bankası'nı yumurtlarlar ama bunun içinde parayı gene fakirlerden nasıl toplarız diye kafa yorarlar; ve derler ki, bunların gelişimine yardım edecek bir fonu kurarsak, bu fonda projeler yaparız, bu projelere de buradan para aktartırız ve borçlananlarda faiziyle geri öder ve böylece bizim ellerimizde ceplerimize gitmez.
Akıllıca bir yöntemdir ve yaparlarda. Ve bugünde yani 10 Aralık kuruluş yıldönümüdür. Herkesi SALAK yerine koymaya devam ederler.
O; 5 ve onun yanında dikilen ötekilerin hepsi hristiyandır, budist, agnostik veya ateisttir. Hiç müslüman temsilci bu gruba giremez, onlarda temsil edilmek için bir türlü bir araya gelemezler. İşte böyledir Birleşmiş Milletler denen garabet topluluk.
Acı olan ise buna hala inanların olmasıdır.
Neyse, Birleşmiş Milletler ve olmayan İnsan Hakları Beyannamesi diye milletlere yutturduğunuz, ARAKAN'da, AFRİKA'da, ORTADOĞU'da akan ÇOCUK ve KADIN KANLARIYLA yıkanan kağıtların gölgesinde kutlamaya devam…

Kavuşan,2015-10 Aralık 17:58



GERİ DÖN



SORUN: YOZLAŞTIRILMA


KILIK KIYAFET-ÖRTÜLÜ-KAPALI şeklinde yapılan ALGI OPERASYONU ve bunun bir SİYASİ AMAÇ için kullanılmasıdır. 1989-1991'lerde bu algı özellikle yaratıldı. 1967'erde de parka-postal ve sarkık bıyık ile aynı algı yapılmış ve toplum İKİ DÜŞMAN KUTBA AYRIŞTIRILMIŞTI. Umarım anlamışsınızdır; neden bu örtülülük kisvesine bürünüldüğü ve tv'lerde sözde siyaset yapıyormuş gibi birilerinin çıkıp show yaptığını. Hatta geçen gün Peygamberimizin yaptığı çorbayı bile tarif edenleri de gördük.. Ramazan demek; DİNİN VE İSLAMİYETİN YOZLAŞTIRILMASI demek değildir, tıpkı ötekilerin 366 gün boyunca leblebiyi atar, ağzıyla ham diye havada tutardı diyerek Mustafa Kemali yozlaştırdıkları gibi. Yoksa kimsenin umurunda bile bu mahlukatın giydiği tanga mı? pembe donlarının göründüğü mini etek mi? yoksa başörtüsü mü? olduğu... Ama amacı belli.. YOZLAŞTIRMAK.. Toplumun hassas olduğu noktaya vurarak TOPLUMSAL AYRIŞMAYI DERİNLEŞTİRMEK..
BUNU YAPANLARDAN UZAK DURUN.
HANGİ CENAHTAN OLURSA OLSUN.
Gün birlik ve beraberlik ile dirlik günüdür. Yeni br dünya kurulacak ve oraya dünyanın efendisi olarak girmemiz lazım.


Kavuşan,2020-12 Mayıs 11:58



GERİ DÖN



ÇOK ÇARPICI ve ÜLKEMİZİ İLGİLENDİREN GELİŞMELER-3. DÜNYA SAVAŞI BAŞLIYOR MU?


Şimdiye kadar ABD -Rusya hiç aynı alanda gövde gösterisi ve uçaklarını yarıştırmadılar. Suriye'de dün Rus uçakları bombalarken, ABD uçaklarıda diğer grubu bombaladı. Ukrayna'da ise ABD askeri birliklerini cephe gerisine yığdı, Polonya ve Finlandiya'da ABD askerleri var. Sıcak temas ise an meselesi...
Suriye Lazkiye'de bulunan Rus askeri üssünün güvenliği ve dolayısıyla Doğu Akdeniz'deki Rusya'nın kısmi hakimiyeti ve kontrol gücü artık tartışılmaz bir noktadadır; ya var olacak, ya da yok olacaktır. Yok olması demek, doğrudan doğruya Türkiye'nin doğusu öncelikle bir savaş alanı olacağının açık işaretidir. Nedeni ise Rusya-İran-Ermenistan cephesi üzerinden artık terör ve her türlü yeraltı illegal faaliyetler ve çatışmalar kaçınılmaz olacaktır. Ukrayna'daki sıcak temas, öncelikle bizim ülkemizdeki gelişmelere bağlı olarak gelişecektir. Zira Avrupa'nın göbeğindeki bir büyük çatışma zaten savaşın doğrudan doğruya aktif başlamasının adı olacaktır. Nitekim, 2 dünya savaşından sonra "bir daha asla ORTA AVRUPADAN KAYNAKLANACAK SAVAŞ OLMAYACAKTIR" doktrinini ALMANYA, POLONYA ve UKRAYNA artık kabul etmek zorundadır. Almanya'nın bu konuda doğuya doğru çatışmayı kaydırma çabaları, Orta Doğuya doğru aktarılarak enerjinin ve savaşma isteklerinin bu yöne kanalize faaliyetleri daha da etkinleşecektir.
ABD ve Batı dünyası, Doğu Akdeniz'de ve Baas partileriyle 1959-1963 arasında elde ettiği, petrol ve gaz alanlarındaki etkinliğini tümüyle yitireceğinden, Rusya'nın ipini Ukrayna'daki gelişmelerle çekecektir. Kafkaslar artık çok yakında savaşcıklar oyuna sokulacak bir alandır ve yakın bir zamanda da Kafkas ülkelerinde ciddi boyutlu 5. kol ve yeraltı faaliyetleri ile terör tabanlı örtülü savaşa gündemdedir.
Sonuç, gelelim sorumuza 3. Dünya savaşı başlıyor mu? Zaten başlamıştı ve ne yazık ki, Türkiye'nin insanları hala ve henüz farkında değiller. Ne zaman mı?; Bağdat'ın işgali ile zaten başlamıştı. Uzun ve gizli pazarlıklar sonucu da 1992'de harekat yapılarak ön işaretler verilmişti.Bu savaş dünya tarihine belki 40-50 yıl sürecek olan ve büyük insan kitlelerinin yer değiştirmesi ve yok edilmesiyle sonuçlanacak "YARIM ASIRLIK 3. DÜNYA SAVAŞI" adıyla gerçeğini şimdiden söylemekle hata yaptığımı sanmıyorum.
Nitekim milyonlarca göçmen ve kayıplar, (Irak'ta 10 milyon üzeri kayıp ve ölü, Suriye'de 1 milyondan fazla ölü ve 5 milyona varan göçmenler, Kuzey Afrika'dan 15 milyona yakın insanın yurdunu terk etmesi) bunun nasıl bir vahşi yok oluşun göstergesi olduğunu, kabul etmek zorundasınız. İster kabul edin isterse kabul etmeyin! AMA YALIN GERÇEK BU!
Dileğim milletimizin bu noktada sağduyu ve akılcılığını kaybetmeden geleceği görmesinden yanadır.
Sevgilerimle..

Kavuşan,2015-1 Ekim, Perşembe



GERİ DÖN



DURUM GÜNCELLEMESİ-1- 2015in 28 kasım günü


Suriye'nin durumunu Afganistan'a Rusya'nın katakulli ile girmesine benzetebilirsiniz. Orada fakir ama özgürlüğüne düşkün insanlar, çıkarcı ABD desteğiyle savaştılar ve Ruslar ekonomik bir felaket ve bir yenilgi ile çekildiler. Çıkarcı ABD işgal etmeye kalktı ve edemedi, bombaladı, bombaladı, bombaladı... Ve gitti; gitmediyse de askeri üslerinden çıkamıyorlar. Geride bıraktıkları ortada ve Türkiye, tarihten gelen dostluğuyla araya girdi, şimdi orada her batılı ülkenin askeri "Türk üniformasıyla" askeri araçla bir yerden ötekine gidiyor.
SADECE TÜRK ASKERLERİ ORADA ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZİYOR VE HASTALARINA BAKIYOR, OKUL AÇIYOR, FIRINLARINI TAMİR EDİP EKMEK YAPIP DAĞITIYOR. ABD, İŞGALCİ ASKERLERİNİ ÇEKMEK ZORUNDA KALDI..
Suriye'de de asker Esad zulmü var. Olmasa insanlar neden ayağa kalksın ki?
Cumhurbaşkanı Necdet Sezer daha Tayyip'ten çok, çok yıllar öncesinde uyardı. PKK'yı beslemeyi bırak, Apoyu destekleme, ona silah verme, gelip Türkiye'de adam öldürüyor bu PKK dedi. Seçimlere git. Başka partiler kurulmasına izin ver dedi. İSMET İNÖNÜ, BUNU BİZDE BAŞARDI, dedi; ŞİMDİ RAHMETLE ANIYORUZ BÜYÜK İNSANDIR dedi..
1963'te Hafız Esad, bu -karısı ingiliz olan Beşar'ın babasıdır- KGB'nin desteğiyle ihtilal yapıp başa geçti, Rusları davet etti ve Lazkiye'de üs kurdurdu. Suriye'nin Babrak Kemal'i yani.. Beşar'da babasının izinde, kimseyi dinlemedi ve tek parti diye tutturdu. KOLTUK SEVDASI yani..
Ve insanlar bir gün birer ikişer ayaklamaya başladı..
Petrolde gözü olan bütün batı, bütün doğu, bütün güney destekledi ayağa kalkan halkı.. Libya, Tunus gibi..
SURİYE'nin başlangıcı Afganistan, şimdi Libya-Tunus'tur. Yarınlarının Irak olması, ya da olmaması veyahut Mısır gibi olması seçenekleri masadadır. Durum budur.. Suriye'nin kuzeyinde, hem TARİHSEL BAĞLARI, hem de Türkmenlerinin bulunduğu bir Suriye'ye Türkiye'nin KAYITSIZ KALMASI DÜŞÜNÜLEMEZ. ÇÜNKÜ YARINKİ SURİYE, BİZİMLE DOST VE MÜTTEFİK OLMALIDIR. AKSİ TAKDİRDE, PKK GİBİ İLLEGAL ÖRGÜTLERİN, YA DA BAŞKA DÜŞMANCA KURULUŞLARIN YATAĞI OLACAĞI VE HATTA TÜRKİYE'NİN GÜNEY İLİ HATAY'I ALARAK İŞGAL ETMEYİ DÜŞÜNEN BİR DEVLET OLACAKTIR. BU ASLA TÜRKİYE TARAFINDAN KABUL EDİLEMEZ.
Yani bu demektir ki, TÜRKİYE'Yİ GÜNEYDEN KOMPLE ÇEVİREREK, HAYAT DAMARLARININ KESİLMESİNİ İSTİYORSUNUZ. VATANSEVERLE, HAİNİN FARKI BURADA DEĞİL Mİ?
Unutmadan;Babrak Kemal Ruslar davet üsütüne Afganistan'a gelip uygulamaya başlayınca yaptığının farkına daha tam varamadan,gene
Ruslar tarafında gebertilmiştir. Malum, kendi vatanını satan, zaten seni her şeyde, her saniyede satar.

Kavuşan,2015-28 Kasım, Cumartesi



GERİ DÖN



SOSYO-MATEMATİK DERSİ


Bize okuldayken "ZAHİRİ SAYI" diye bir şey öğretmişlerdi ve kimsede anlamamıştı. Meğer irrasyonel sayılar kümesi imiş.
O yüzden bizim kuşak, ZAHİRİ KUŞAKTIR.
Adam yaman Sosyal demokrattı, herkese öyleyim derdi. Çok tartışmıştım, "oğlum, bak bu adam komünistim diyor, aranızda bir fark yok" derdim. Sonra sonra adlarını "pembe komünist" koyduk, Kızıl Komünist değillerdi. Ama sonuna negatif kümesinde olduğunu kabul etti. Hele birsi vardı ki, sonra epeyce ileri düzeyde elebaşı oldu. "Ben komunisitim" derdi. Kendine komünist diyeni hemen kıpkırmızıya boyari sayılar kümesinde de kırmızı - 100 binlere falan atardık. Ben çok müthiş koünitim diyende vardı. Kızılayda dergi satanları uzaktan kumanda gibi yönetirdi. Onu zaten en dibe atmıştık, görünce "-sonsuz" derdik.. Ama bir garip tiplerde gezinirdi aralarında bol simsiyah gür kıllı ve bıyıklı. Mercimek çorbası içerken, mercimekler bıyığında toplanır, suyunu bıyıkları süzerdi. O daha bir değişikti negatif sayılar kümesinde. Bazan aşka gelir Diyar-ı Bekir şivesi diyerek kürtçe barzanlık ederdi. Sorunca kem küm eder ve bazan "pembe" olduğunu da iddia ederdi. Amerikan aşığıydı , hergele meydanından amerikan askerlerinin giyip attığı her yeri yamulmuş postlara acayip meraklıydı. parası az geldiğinden hep kenarı terden çürüyüp delinmiş olanı ayağını geçirirdi, karda da, yağmurda da ayağına su dolar, hele hele kışın karda küçük ayak parmağı da donardı.
Milliyetçisi bile zahiri çıktı. Ülkücüyüm derdi bizde öyle diye bilirdik zahiri çıktı.
Müslümanım diyenlerin değişken olduğunu bilirdik, bazan eksi, bazan artı.. Ama onlarında zahiri müslümanları varmış. Geçte olsa bunu da öğrendik.
Hayat işte böyle bir şey.
Tecrübe şart.

Bugün birisi dedi ki, "ne kadar söylersen söyle, abi; anlamıyor ".
Çok doğru. tıpki eskisi gibi.
Gözlük kırmızıydı ve hep öyle görürlerdi. Bazılarınınkiler de maviydi . Onlar hep gökyüzüne baktıklarını sanıyorlardı. Hele bir yeşil gözlüklüler vardı. Çileğin bile yeşil domatese benzediğini yediği halde iddia ederlerdi. Mavileri, yeşilleri bazan pozitif sayılar kümesine de koyduk. Hele bir mavi vardı ki, GÖKTÜRK mavisi. O ne demeyin o da bir mavi işte; hem de mavinin hası.Onu "artı sonsuz" diyenlerde çoktu.
Şimdi bozuldu her şey.. Önce ekmekler bozuldu, sonra sular bozuldu. Damacanadan içme suyu çıktı, havada bozuldu her yer lanet olsun mikrop dolu. Herkes ağzına burnuna maske, yetmiyor birde suratının önüne plastik şeffaf koruma camı takıyor. Sanki açık kalp ameliyatı yapan doktor.
Herkes şimdi renksiz olmak için uğraşıyor..
Sen eksisin diyeceğim ama yahu bu sıfırın yerini bilsem adama eksisin diyeceğim ama ortada sıfır yok. Sıfır aramaya kalktım artı sonsuz bile sıfırın solunda, delik amerikan postal severinin bile solunda kaldı. Matematik zekasızlar deyip geçeceksin.
Ne kadar öğretirsen öğret. Toplumda da negatif sayıların , pozitif sayılar gibi rasyonel sayıların yanında, bir de kompleks syaı denilen zahiri sayıların da hala olacağını anlamıyor !!! Yani ne kadar matematik öğretirsen öğret, anlamıyor.
Eskiden böyle olunca " NATO KAFA, NATO MERMER! derdik.

kavuşan, 2020- 27-nisan



GERİ DÖN



Beyin tipleri, sınıfları


Hiç merak edip kendi kendinize sordunuz mu? Acaba dünyada beyin tipleri sınıflaması olur mu? Diye veya dünyadaki beyin tipleri, dağılımları, dağılım kriterleri, gelişmişlik, azgelişmişlik, aptallık, yaşam tarzı ve üretkenlik nedir?
Allah İKİ TİP BEYİN yaratmıştır. XX beyni ve XY beyni. Birisini 2750 gram yaratırken diğerini 2500 gram olarak ağırlıkça takdir etmiştir.
Bu beyinlerden xx beyninin temel çalışma prensibi "komplementer algoritmik" iken xy beyni ise daha farklı ve "integratif-diferensiyalik algoritma" veri tabanlarına benzer yapıdadır: XY BEYNE SAHİP OLMASINA KARŞIN, BEYNİNİN XX GİBİ KULLANANLARDA "KOMPLEMENTER-KORELATİF BEYİN" SIKLIKLA GÖRÜLÜR. BU TİPLERİN DAİMA SİZ BİR VERİYİ ORTAYA KOYDUĞUNUZDA "ALIK BEYNİ" HEMEN TERAZİ GİBİ ÇALIŞIR VE KARŞI KEFEYE İSE DENGE VERİSİ KOYMAYA KALKAR. Bu tipler özellikle kişiliksiz ve kimliksizliği ile az okuma kültürü ile daha ziyade görsel, işitsel olarak yaşamlarını sürdüren ve kelime hazneleri de 1000-3500 arasında değişen bireylerin yoğun olduğu az gelişmiş toplumlarda görülür.
XY beyinlerde ise işlev farklıdır ve temel bir doğrular ve dürüstlükler manzumesinden oluşan bir temel davranış ve yaşam biçimiyle özdeşleşik bir niteliğe sahiptir. Bunlara bir veriyi sunduğunuzda terazi gibi düşünmez karşı ağırlık koymak gibi olguda oluşmaz, çünkü bunlar tek kefeli terazilerdir. Zaten karşı ağırlık; çok okumuşluğundan, çok bilgisinden, doğru düşünmesinden, yaşam tarzının daima bir olguyu analitik değerlendirme ve bunu re-sentezleme gücünü öğretim ve yaşamı boyunca geliştirmiştir. Bu tek kefelilerin karşı ağırlığı tanrının dünyaya ve kainata bahşettiği ve bizlerin hala bilmediği yer çekimi ve çekim kanunun ile terazi gibidir. Dolayısıyla bu kişilerde kişilik sorunu yoktur, aşmışlardır, toplumda ve dünyada neden var olduklarını bilirler, yaşamalarında bir ilke ve hedefleri vardır. Mutluluk onların vazgeçilmezidir. Bu insanlara veri sunduğunuzda kendi kefesine koyarken bilgisi varsa onunla ilişkilendirir ve karşılaştırma (=korelasyon) yapar, bilgisi beyninde yoksa biraz incelemeye çalışır ve analitik beyni analiz eder ve sonra matematiksel olarak; ya entegralini alır, ya da başka bir modda re-sentezleyerek en küçük standart sapma gösterecek şekilde bir tepki verir. Bu tür insanlar çok okurlar, okudukları ile gözlemledikleri ile ve somut ilişkiler bağlantılarını formüle ederek yaşamlarını düzenlerler. Kelime hazneleri çok okuduklarından 10000-30000 gibi dehşet rakamlara ulaşıyor, ayrıca değişik dillerde de araştırmayı ve okumayı, ya da olayları gözlemlemeyi sürdürürler. Onlar için bunlar bir yaşam biçimidir. Çevrelerindeki kişiler bunları anlayamazlar, çünkü basit ve ilkel ilişkilerle yaşam süreçlerini sürdürdüklerinden sürekli hata yapanları uyarırlar ve bu kez de "ukala", "kibirli", "kendini beğenmiş" gibi terimlerle damgalanır ve yalnızlaşırlar.
Batı insanında ki beyin temelinde bu tür bir eğitimle daha anasının kucağına ilk düştüğünden geberip gidinceye kadar sürekli verilir. Bu tür insanların sayısı, az gelişmiş toplumlarda azdır çünkü bunlar ne çıkar peşinde koşar ve ne de bir şeyi elde etmek için kişiliklerinden fedakarlık ederler. Büyük çoğunluğu ise xx kafalılar yüzünden ülkelerini terk edip gider, batıda bu tür kafadaki mahlukların arasında yeri bulmaya çalışır ve orada üretirler, orada yaşarlar ve geride kalan aptal xx beyinlerde onlara imrenir durur.
Neden artık çevremde veya yazdıklarıma boş boş laf yetiştirenleri sepetliyorum; şimdi anlamışsınızdır.
Cenazemde kalabalıklara da gerek yok, zaten her cenazeyi 10 kişi kaldırır.

kavuşan, 2020- 27-nisan



GERİ DÖN



MANTIK NEDİR?


DÜNYADAKİ DURUM.... Meraklısına: (İng: logic), [Latince?logic], {Osmanlıca? mizanül akl}
Günlük hayatta çok sayıda iddia veya ahkâm (hükmün çoğulu) duyar veya okuruz.Ancak bunların çoğu mantık örgüsünden yoksun olduğu için hem iddia sahiplerinin meramını anlatmaktan uzaktırlar, hem de muhataplarını yok yere yanlış anlamalara, hatta öfkeye sürüklerler. Zaman zaman, kavgalara neden oldukları bile olur. Bir insanın, günlük hayatında başkalarıyla iletişimi sırasında okuduklarından ya da dinlediklerinden doğru sonuçlar çıkarmak için, mantık bilimi uzmanı olması gerekmez elbette, ama geçerli bir argüman oluşturmak, meramını daha anlaşılır kılmak için az da olsa mantık bilgisi şarttır.
Hemen belirtelim ki, hatalı çıkarsama her zaman bilgisizlik ya da dikkatsizlik sonucu da oluşmaz. İnsanlar, karşılarındakileri yanıltmak için konuşmalarında veya yazılarında bilerek isteyerek hatalı çıkarsama yapabilirler.. Meramlarını net olarak anlatmaktan kaçındıkları zamanlarda da hatalı çıkarımlara başvurabilirler. Böyle durumlarda, doğru ve geçerli akıl yürütme kurallarının tümü olarak adlandırılan mantık, yazılı veya sözlü ifadeleri doğru değerlendirmemizi, nutuklar, söylemler, metinler hakkında doğru yargılara varmamızı sağlar. Akıl yürütme, muhakeme, düşünme, ispat ve çıkarım yapma bilimidir, mantık.

TÜRKİYEDE DURUM:
Bütün köpekler memelidir. Hiçbir kedi, köpek değildir. O halde hiç bir kedi, memeli değildir.
YA DA; Yonca'nın parası varsa, o otomobili alır. Yonca o otomobili almadı. O halde Yonca'nın parası yok VEYAHUT; Ne zaman kızıl bir gün batımı görsem, ertesi gün hava güzel olur.(öncül) Bugün kızıl bir gün batımı var(öncül) O halde yarın hava çok güzel olacaktır.(sonuç)
Türkiye'deki köpeklerin çoğu sokak köpeğidir. (öncül) Çomar Türkiye'deki bir köpektir.(öncül) O halde Çomar bir sokak köpeğidir.(sonuç)

BASINIMIZDAN Bir de bir örnek:.... Burada da, Amerika'da da... Şimdi çıkıp da Katmandu edebiyatı yapmalarına biz ağzımızla gülmeyiz. Hele günümüzde buna hiç gerek yok, çünkü gençlik artık bol ve kolay uyuşturucu da bulabiliyor, şehirli ve paralı kesimi tavşanlar gibi hababam da çiftleşebiliyor... Yani bir nevi küçük Amerika olduk bile... Haa, sanayi toplumunun getirdiği özel sorunlardan bunalmak istiyorsanız, önce o sanayiyi kurun da sıkıntısını ondan sonra yaşarsınız! (Engin Ardıç 11-10-2000-Star )
Amerika'da gençlik kolay ve bol uyuşturucu bulabilir.(öncül) Amerika'da gençlik tavşanlar gibi hababam çiftleşebilir.(öncül) Türkiye'de de şehirli ve paralı kesim tavşanlar gibi hababam çiftleşebiliyor...(öncül) Türkiye'de de"...gençlik artık bol ve kolay uyuşturucu da bulabiliyor,(öncül) SONUÇ: Yani bir nevi küçük Amerika olduk bile.
Nedensellik öngörüsüne eğer dolaylı atıf yapıp negatif sonuç elde etmek isterseniz. O zaman şöyle devam edebilirsiniz: sanayin yok iken(negatif öncül), gençler sıkıntı çekiyorlarsa (pozitif öncül); gençler özel sorunlarından bunalabilirler. (sonuç).

SAFSATA :
Meraklısına: ( ing: Fallacy){Osm? Kıyas-ı batıl) Bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış çıkarsamaların tamamına safsata denir. Safsatalar, ilk anda geçerli ve ikna edici gibi gözüken ancak yakından bakıldığında kendilerini ele veren sahte argümanlardır. Günümüz Türkçe'sinde safsata kelimesi kusurlu akıl yürütme anlamını kaybetmiş, yanlış inanç manasında kullanılır olmuştur.,
Oysa, safsata, insanın muhakeme yetisinin yanlış yönde kullanımıdır ve çoğu kez önyargı, eksik bilgi, batıl inançlar, duygusallık, yersiz göndermeler, acelecilik, özensizlik, genelleme, duygu sömürüsü, Türkçe'yi kötü kullanma gibi sebeplerden kaynaklanır.

SORU: BU ÜLKE NEDEN BÖYLE?

kavuşan,9 TEMMUZ 2016 CUMARTESİ



GERİ DÖN



DÜNYA MADENCİLER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN
(Neden 4.Aralık Madenciler günü )


Roma İmparatorluğu zamanında Romalı asilzade olan babasının(*)gazabından kaçan "Barbara"nın, 4 Aralık günü bir mağaraya(**) sığınır. Bu mağara aslında bir maden ocağıdır. Çalışmakta olan madenciler bu güzel sarı lüle lüle saçlı kızı bulurlar ve korumaya karar verirler. Zalim babasının gönderdiği Romalı askerler kızın izini sürerek mağara gelirler. Kızın burada olduğundan da emindirler.
Madende çalışan madenciler bu güzel kızı askerlere vermezler ve madende saklarlar. Sürekli olarak sakladıkları için, ocağın ağzında bekleyen, zaman zaman ocağı basan askerlerle adeta köşe kapmaca oynarlar. Askerler, ocağı basar, madenciler kızı başka yere saklarlar. Bu böyle sürer gider.
Bu nedenle madenciler, sürekli yeni galeriler, başaşağılar, başyukarılar, rekuplar, desandreler ve nefeslikler açarak askerlerin Barbarayı bulmasına engel olurlar.
Bu kazı faaliyetleri sonucunda hem havalandırma, hem tahliye ve hem de nakliye işleri hayret verici şekilde gelişir ve kazalar olmamaya başlar üretimde arttıkça artar. Böylece madenden artık ölüde çıkmamaya başlayınca madende çalışmakta olan madencileri(***) BARBARA'nın madeni koruduğuna inanılmaya başlanır ve Madenciler, Barbarayı azize ilan ederler. Bu nedenle madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilmiştir. Santa Barbara'nın İzmit'te(****) yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasından dolayı 4 Aralık, önce Anadolu'da daha sonrada Avrupa ve tüm dünyada "Dünya Madenciler Günü" olarak kutlanmaktadır.
Ancak dünyada Barbara "azize=SAINT, SANTA" olarak kabul edilirken; nereli(****) olduğunu kimse ne sorar, ne de merak edip araştırır. Herkes MADENCİLER GÜNÜ'nde gününü yaşar. Bu anlamda, 4 Aralık tüm dünyada ama epeyce bir süreden beri ülkemizde bazı kentlerde (Zonguldak gibi) ve modaya uyularak çeşitli maden işletmelerinde (*****) "Dünya Madenciler Günü" olarak kutlanmaktadır.
Ülkemizde artık maden kazalarında, yer altından bir defasında onlarca madenci ölüsü çıkartmamaktayız. Bununla ülke madencileri olarak gurur duymaktayız.
-----
HİKAYENİN GERÇEKLERİ:
(*) :Baba romalı bir asilzadedir ve aslında kızı (Barbara)gizlice hıristiyan olmuştur. Baba kızını Romalı gibi olsun diye baskı altına almıştır ve kız sonunda evden kaçmıştır. (not: Barbara madende çalıştığı için güçlü ve kuvvetli bir erkek madenciye mesela Spartaküs gibi bir köleye aşıkta olmuş olabilir. Bu konuda herhangi bir kayıt yok ise de, bunun mümkün olmayabileceği fazlaca akıl dışı bir olasılık değildir.)
(**) :Barbara'nın sığındığı mağara bir maden ocağıdır. Ancak madencilik yapan köleler hıristiyandır ve bu diğer başka köleleler de bu madende toplanarak, dini ayinlere de katılmaktadırlar.
(***) : Kaçan asilzade kıza "BARBARA" adının bu madende çalışan köleler tarafından verilmiş olma olasılığı da yüksektir.
(****) : Bu mit Anadolu'da hıristiyanlığın yayılışı, Kapadokya yöresinde yeraltı kiliselerinin MS 1-8 yy. arası yapılmış olmaları, o dönemde Anadolu'daki sosyo-ekonomik yapı, konsüllerin toplandığı yerin İznik olması, İstanbul'un bilinen tarihsel gelişimdeki konumu ele alındığında, BARBARA'nın yaşam yerinin İZMİT olması olasılıdır. Aslında İZMİT yerine İZNİK'te olabilir, ancak her iki yörede de büyük ve anlamlı bir maden bilinmemektedir. Belki İznik çinilerinin hammaddesinin ihtiyacının karşılandığı ocaklar olabilir. Elbetteki, "SANTA NICOLAUS-NOEL BABA" için Antalya-Demre nasılsa, "SANTA BARBARA" içinde IZMIT öyledir. Doğruluğu, aksi kanıtlanmadığı içinde KABUL EDİLMELİDİR.
(*****) : Akşam televizyonda haberlerde kömür ocağında işçilerle birlikte yemek yiyen bakan, genel müdür, müsteşar gibi bazı bürokratlardan oluşan kişilerin, fotografları göreceksiniz. Hatta bir bakanın Zonguldak kömür ocağında yerin 1000 m aşağısında birlikte yemek yiyip çay içtiğini de haberlerde izlerseniz tam bir madencilik günü kutlaması yapmış sayılırsınız.
(En sonuncu dip not: Saint Barbara ile ilgili herhangi bir görsel yani ikon veya yağlı boya tablo vb bir şey yok ne yazık ki, Rönesans dönemi sanatçılarında aklına bile gelmediğinden mevcut değildir. Bu konuda sarı saçlı, mavi gözlü incecik kız olduğunu hayal gücünüzü kullanarak algılayın.)
(END OF STORY OF SAINT BARBARA AND WITH LOVE TO ALL MINERS FROM SAINT BARBARA)

Kavuşan 2015, 3-Aralık



GERİ DÖN



DUNNING-KRUGER SENDROMU
(Dunning-Kruger Etkisi)


Cornell Üniversitesinin iki psikologu Justin Kruger ve David Dunning'in tanımladığı bir algılama eğilimidir.
Bu hipotezde iki bilim adamı, Türkçe'de "cahil cesareti" ile benzeşen "Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir" görüşünü savunmaktadır.

HİPOTEZ
  1. Yetkin olmayan insanlar, becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
  2. Yetkin olmayan insanlar, diğer insanlardaki sahici beceriyi fark edememektedirler.
  3. Yetkin olmayan insanlar, kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.

Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini fark edip kabul etmektedirler.
Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşcasına bir özgüven kazandırmaktadır.

DESTEKLEYEN REFERANS GÖRÜŞLER
  1. "Cahil insan cesur olur" Türk Atasözü
  2. "Boş başak, dik durur" Türk Atasözü
  3. "Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur." Charles Darwin
  4. "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken,aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell


ÖDÜLLER

1999 yılında ortaya atılan görüş, 2000 yılında Justin Kruger ve David Dunning'e psikoloji dalında Nobel Ödülü kazandırmıştır.

Kavuşan 2013,1 Temmuz-14:50



GERİ DÖN



ALFABE, DİL, LÜGAT, YAZI, MATBAA ÜZERİNE

ALFABE yani sesleri simgeleyen, sembolleyen şekillerdir. Dil ise düşünce ve insan beyninin bir diğer beyin ile haberleşmesini sağlayan ağız adı verilen organ aracılığıyla çıkartılan seslerle ve hırıltılarla ifade edilen gürültülerdir. İKİSİ FARKLI ŞEYDİR. Lugat, sözlük dilde kullanılan bir heceler kümesinin oluşturduğu bir terimin anlamını ifade eden açıklayan yazılı metindir.
TÜRKLERDE ALFABE
Türkler tarih boyunca değişik alfabeler kullanmışlardır, yörelerine göre de alfabeler seçmişlerdir. TÜRKLER ANCAK HİÇ DİLLERİNİ DEĞİŞTİRMEMİŞLERDİR. VAROLDUKLARINDAN BERİ DİLLERİ HEP TÜRKÇEDİR. İlk türkçe metinler 728/736 yıllarındaki Orhon yazıtlarından, Kültekin, Tonyukuk Türkçesinde ORHUN ALFABESİ (yani sesleri simgeleyen semboller) kullanılmıştır. Selçukluların kullandıkları alfabe KUFİ yazı olarak bilinen simgelerdir.
Osmanlıca yazı ve işaretleri arapça harflere benzeyen işaretlerdir. Ancak sembollerin türkçeleştirilmesinde değişik imleçler kullanılmıştır. YAZI İŞARETLERİ İLE SESLER VE DOLAYISIYLA SÖYLENEN VE BEYAN EDİLEN DÜŞÜNCENİN BİR KAĞIT VB BİR NESNE ÜZERİNE AKTARILMASINDA KULLANILAN SEMBOLLERİN, TEKNOLOJİ İLE UYUMLULUĞU SORUNU BİR ÇOK DİLDE ORTAYA ÇIKAR. OSMANLI TÜRKÇESİNDE, KLASİK ÇİNCEDE, KLASİK JAPONCADA DA BU DURUM AYNISI OLMUŞTUR.
BUNLARIN TEMELİNDE YATAN ASIL SORUN, DİLİ YAZILI HALE GETİRMEK İÇİN MÜMKÜN OLDUĞUNCA AZ VE YETERLİ SAYIDA İŞARETLER KULLANMAKTIR.Zaten işte bu işaretlere biz ALFABE diyoruz. İLK MATBAANIN İCADI SONRASINDA LATİNCE HARFLERDEN OLUŞAN BİR ALFABE ORTAYA ÇIKMIŞTIR.
Günümüzdeki klavyede ve bilgisayarınızdaki alfabe dili de budur. İlk klavyelerde ç,ö,I,ı,ğ,ş harfleri yoktu. Osmanlıcada sesli harfin önüne üstüne yanına konan işaretlerle heceler belirlenir, ıpkı klasik çince ve japonyadaki heceyi ifade eden cizgiler kümesi gibi. Abdülhamit döneminde sık sık bu husus gündeme gelmiş ve matbaa ile okur-yazarlığın artması için latin harflerine geçiş konuları 3 kez maarif (milli eğitim ) bakanlığına getirilen Münif Paşa (1830-1910) tarafından önerilmiştir.
(Bilgi notu: Münif Paşa aynı zamanda; Osmanlı Devleti'nin ilk sivil bilim kurumu olan “Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye”nin, yani günümüzde karşılığı olmayan ama Osmanlı devlet hiyerarşisinde, TÜBİTAK BİLİM KURULU'nunda çok daha üzerinde yeralan bir teşkilatında kurucusuydu. Arapça, Farsça, Almanca, İngilizce ve Fransızca biliyordu. Şam'da, Kahire'de ve Berlin'de öğrenim gördü. Osmanlı'nın “aydınlanma merkezi” Babıali Tercüme Odası'nda yetişti. Voltaire gibi “aydınlanma çağı” filozoflarını Osmanlıca'ya çevirdi.)
Osmanlıca ile basım ve matbaadaki harf dizgiler, ayrıca matbaa makinaları ve harfler için özel makina üretimleri konusundaki karşılaşılan sorunlarda bir başka husustur. Batılı bu bakımdan da osmanlıyı adeta çarmıha germiştir, bu da başlı başına bir araştırma konusudur. Matbaa makinalarının alımı ve kurulmasında da çok büyük sorunlar yaşanmıştır. hemen al paranı ver bana makinamı şeklinde de bu işler yürümemiştir, zira her satır için bir özel satır kalıp dökümü gerekmiştir. Matbbacılıkta bu teknolojiye "Linotype-Monotype" şeklinde bir sanayi devriminin de gerekliliğini batının matbaa makinaları üreticileri yaşamıştır.
Türklerin dili ve terimleri kaybolmasın diye Kaşgarlı Mahmud, ilk sözlüğü, yani lugatı yazarak dildeki kelimelerin anlamlarını ortaya koymuştur. Böylece Türkçe ilk kez bil dil, lisan karakteri kazanmıştır ve kullanılan alfabe farsçanın bir türüdür.
Bunları neden yazdım
Latin alfabesine ve harf devrimine herkes söz söylüyor, konuyu bileni de, bilmeyeni de konuşuyor. Osmanlıcayı bilende konuşuyor, bilmeyende konuşuyor. Akkouyunlu devletinin yazılarını okumadıkları bilmeyende konuşuyor, bilmeyen de , hatta Hasankeyfe gidip oradaki minareyi kuşatan yazıyı okuyamayanda konuşuyor, okuyabilende ( sadece ülkemizde bir kaç kişinin okuyabildiğini biliyorum) konuşuyor. 1300-1400 yıllarının osmanlıcası ile 1850-1925 yıllarındaki osmanlıcayı aynı olmadığını bilmeyenler hele sözleriyle ayyuka çıkartıyorlar.
Gerçekler şunlardı:
Tartışma matbaayla başladı Osmanlıca'nın sorun olarak görülmesi 18'inci yüzyıl başında oldu. Çünkü, matbaa 1727'den itibaren günlük yaşama girmesine rağmen okur yazar sayısında artış olmadı. Sorun osmanlıcadan kaynaklanan alfabe sorunuydu Latin harfleriyle 30-40 karakterle basım yapılırken; Osmanlıca normal bir yazı için en az "beş yüz" karakter (harf simgesi) ve keza Osmanlıca yazı türü olan Ta'lik için ise bunun üç katı harf karakterine yani kabaca 1500 karaktere (harf simgesi)ihtiyaç vardı.
Anlayacağınızı daha basitçe şöyle diyeyim, bir kitap yazacaksanız, klavyenizde 1500-2000 civarında "TUŞ" olması gerekiyordu Yani yazılmışı okumak yanında, sadece bir kitabı yazmak bile başlı başına sorundu. Sebebi, hem Osmanlıca'nın okumada ve yazmada doğurduğu güçlükler, hem de, Türkçe'nin ses varlığına çok uygun olmayışıydı.Arap harfleri, Türkçe seslerin simgeleştirilmesinde ve dolayısıyla kelimeleri ifadede yetersiz kalıyordu.
Yeni harflere geçmeyi resmi olarak ilk kez 1863'te Sadrazam Fuat Paşa'nın huzurunda dile getiren Azerbaycanlı yazar Mirza Feth Ali Ahundzade oldu. (Saray'da zaten bir çoğu Latin Alfabesi biliyordu. Osmanlı Devleti sorunu ve çözümünü biliyor ama korkuyordu: “İslam alfabesi nasıl terk edilebilir”di, Müslüman bir millet nasıl kalkıp gavurun lafabasini alırdı. 1727den beri tüm padişahlar, işte bundan dolayı HARF VE MATBAA konusunda ciddi adımlar atamadı, Sültan Abdülhamit-II şu bizim malum KIZIL SULTAN diyerek tahtan indirilip 2 yıl sonra Balkanları ve daha sonra tüm Osmanlıyı tarümar ettiğimiz, şu günlerde de takdir ettiğimiz padişah döneminde bu tür bir çalışmayı duyan bir takım müslüman zevat, işte burada da cehaletini gösterip, Sultana bak müslümanlar bile seni istemiyor dedirtmişlerdir.
Türkiye Cumhuriyetinde 1928 yılında yapılan HARF İNKILABI (devrimi değil!) ile harf olarak biz TÜRKLER LATİN ALFABAESİ'ne ama TÜRKÇE DİLİNE EN UYGUN ALFABEYİ'de YARATARAK GEÇTİK. Görüldüğü gibi gece yatıp sabah latin alfabaesiyle uyanmadık, bunu ancak cahiller ve konuyu bilmeyenler, okumamış yarım yamalak okuma-yazma bile bilmeyen dedesinden milli eğitim diye sıkılan mavrayı gerçek sananlar için yazıyorum.
Osmanlı'nın yazılı kayıtlarına bakıldığında, kuruluş gelişme, duraklama ve yıkılış devrelerinde sadece kelimelerin değil, aynı zamanda da harflerin üzerinde ve altındaki negasyonlar ve işaretler ile değiştiğinide görürüz. Ayrıcakuruluş,gelişme ve duraklama dönemlerindeki yazılı belgeyi son yıkılış döneminin okur-yazarları bile okuyup anlayamamaktaydı.
Halbuki yazının amacı, sadece duygu düşünceyi değil, aynı zamanda tarihe ve insanlığın gününe not düşerek, yarınlarını onlara anlatmaktır. Tıpkı ORHUN ANITI'ndaki gibi..
Üstte gök basmadıkça,
Allta yer delinmedikçe,
Senin ilini, töreni kim bozabilir?


Bazıları osmanlıcaya dönelim diyenler ve müslüman diline uygun değil diyenlerin cehaleti ile osmanlıyı yıkan ve okullarda çocukların 6-7 yılda öğrenemedikleri, sadece okumayı öğrendikleri yazmayı ise öğrenemedikleri bir dili önermeleri sadece OSMANLIDAKİ GİBİ DEVLETİ DEĞİL,aynı zamanda kültürü ve TÜRKÜN, DÜNYADAKİ SON KALESİ"nide ortadan kaldırır. Osmanlı dönemindeki toplum, ve okurluk ile yazarlık ve okuduğunu anlayabilirlik, ve kendini ifade edebilirlik kavramlarını iyi düşünün, ve günümüzde okur-yazarlık ile okuyabilen cahillerin çokluğunun ne demek olduğunu idrak edin.
Nitekim şayet günümüzde birçok insanımızın ingilizce, almnca, franszıca ve diğer bir çok dilleri biliyorsa, bu dillere hakim ise, bu dilde okuduklarında öğrendiklerine yenilerini katıyorsa, uçak yapabiliyorsa, helikopter yapabiliyorsa, ülkenin en ücra köşesinden çıkan akıllı bir çocuk kolayca devletin başına geçiyorsa, yeni silahlar yaparak kendi ülkesinde kendi bağımsızlığını koruyabiliyorsa, sebebin en temelinde bu yatar. İşte bunu yapamadığından koca imparatorluk hak-ile yeksan olmuş ve borçlarını da yine bu topraklarda "TÜRKÇE HIRILTILAR" VE "TÜRKÇE SESLER" ÇIKARTANLAR ÖDEMİŞLERDİR

Kavuşan; 2019un Eylül ayının 29uncu günü saat 21'i 18 dakika geçe.



GERİ DÖN


23 NİSANDA, 100. YILINI MI KUTLADIK YOKSA ASLINDA 143. YILINI MI?


Türklerde Meclis ve Meclis kavramı:
Meclis, devletin yönetilmesi için halkın iradesinin de tecelli ettirildiği bir yönetim aracıdır. Günümüz anlamındaki yani bir erk olarak meclisin kurulması yenidir. Göktürklerde de, Selçukluda da, Osmanlının ilk ve orta dönemlerindeki evrelerinde de meclis vardır. Ancak bunlar daha ziyade günümüz bakanlar kurlu veya genişletilmiş danışmanlı bakanlar kurulu gibi fonksiyona sahip meclislerdir. Yani ana hatları ve fonksiyonelliği bakımından bir İSTİŞARE MECLİSİ'dir.
Türklerin tarihinde, batılı ve çağdaş anlamda meclis kavramı oldukça sıkıntılı bir süreçle gelişmiş ve oturmaya çalışmaktadır. 1877’de başlayan ve 143 yıldır süren meaclis macerasının ana hatlarına bakmakta yarar var.
1.Meclis-i Mebusan: Ciddi boyutta ilk meclisi; 1. meclis-i Mebusan'dır. 31 Mart 1877 tarihinde icraatına başlamıştır. Çok acemi bir meclistir. Mebusların, 69 üyesi Müslüman, 46 üyesi gayrimüslim olmak üzere 115 üyedir. İlk Meclis-i Mebusan'ın başlıca özelliği, imparatorluk içine yayılmış çeşitli etnik gruplardan (Türk, Arap, Kürt, Laz, Ulah, Arnavut, Boşnak, Rum, Ermeni, Bulgar, Yahudi vb.) oluşmasıydı. Ne de olsa daha ilk kez oluşturulmuş bir topluluktur ve hataları da epeyce olmuştur, denildiğinde de fazla itiraz edilmemesi gerekir. Gerçi delegelerin yani temsilcilerin seçilmeleri her ne kadar istişare kurulundaki gibi bir yöntemle yapılmış ise de, icraat evresinde de tavsiye eden bir fonksiyonu olmuştur. Bu meclisten asıl beklenti, imparatorluk topraklarından doğrudan doğruya bilgi almak, sorunları ilk elden duymaktır, Etkisi bakımından ise, Padişahın ve Divan'ın yetkilerinin en azından sınırlandırılması veya çok güç olsa da biraz yönetim üzerinde bir kontrol sistemini sağlayabilmişliğidir. 14 Şubat 1878 tarihinde, 93 harbi sonrasında kapatılmıştır.
2. Meclis-i Mebusan: 23 Temmuz 1908 tarihinde, 2. Meşrutiyetin ilanı ile açıldı. Bu kez partiler vardı ve partilerin adayı mebuslar iki partiden aday olmuşlardı: Ahrar Fırkası (Özgürlükçüler Partisi) ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme Partisi). Seçimi İttihat ve Terakki partisi kazandı. Meclis 56'sı müslüman, 40'ı gayrimüslimden oluşan 96 mebuslu bir topluluktu. Padişah II. Abdülhamit ile anlaşamadı.
3. Meclis_i Mebusan: 4 Aralık 1908’de açıldı.Meclis-i Mebusanda 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni (bunlara 4 Taşnak ve 2 Hınçak üyelerde dahildir), 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 2 Ulah ve 1 Asuri (Davud Bey Yusufani, Musul Vilayeti) mebus bulunmaktaydı. İdeolojik altyapısı dönem içinde şekillenmeye devam edecek olan İttihat ve Terakki Fırkası yaklaşık 60 mebusun desteğine sahipti. Bu parlamento, Padişah II. Abdülhamit ile hiç ama hiç anlaşamadı. 31 Mart Olayı yaşandı ve II. Abdülhamid tahttan indirildi. Meclis artık padişahı bir sembol olması yönünde bir düşünceyi benimsemişti, Mayıs 1909’da hazırlanmış olan daha önceki Anayasa üzerinde değişiklikler yaparak Padişahın ve Ayan (seçkinler) Meclisi'nin yetkilerini kısıtlamaya gitti ama bu arada kendi yetkilerini de artırmayı ihmal etmeyi. Böylece yönetime el koymaya başlamıştır. 1911’de tek bir parlamenter için bir ara seçim yapıldı.18 Ocak 1912’de padişah parlamentoyu dağıttı.
4. Meclis-i Mebusan: Yapılan seçimlerden sonra, 18 Nisan 1912’de 4. Meclis-i Mebusan toplandı. Bu meclisin mebuslarının partilere göre dağılımı; İttihat ve Terakki: 106; Ahrar: 20; Taşnak: 3; Sosyalist: 1; Bağımsız: 146’dır. Meclisin dağılımı; dine göre müslüman: 239; gayrimüslim: 37; ve etnik gruplara göre dağılımı ise Türk: 168; Arap: 55; Arnavut: 16; Rum: 12; Ermeni: 10; Bulgar: 6; Yahudi: 4; Ulah: 2; Makedon: 1; Süryani: 1; Sırp: 1’tan oluşmaktadır. Bu meclis, kendi içerisindeki uyumsuzluklar nedeniyle sorun çözemediğinden, 5 Ağustos 1912’de Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın önerisi ile feshedildi. Balkan Savaşı çıktı ve Osmanlı büyük toprak kaybına uğradı. Bu nedenle seçime gidilemedi ve ama huzursuzlukta azaltılamadığından sıkıyönetim ilan edildi. İttihat ve Terakki Fırkası (partisi) taraftarlarınca, 23 Ocak 1913’teki Bâb-ı Âli Baskını ile iktidar ele geçirildi.
5. Meclis-i Mebusan: 1914 yılında seçimle İttihat ve Terakki fırkasının mebusa adayları seçildi. Yani tek partili bir seçim yapıldı. Mebusların 56'sı Türk, 11'i ermeni, 3'ü rum, 2'si yahudi, 2'si arap idi. 1. Dünya savaşı boyunca görev yaptı. Mondros Antlaşması üzerine 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından, yeni seçimler yapılmak üzere parlamento feshedildi.
6. Meclis-i Mebusan: Aralık 1919 seçimlerine Rumların ve Ermenilerin çoğunluğu çıkacak sonucu gayrimeşru ilan ettirmek amacıyla katılmasalar da, yapılan seçimler sonunda 6. Meclis-i Mebusan ilk toplantısını 12 Ocak 1920’de göreve başladı. Meclis içerisinde Felah-ı Vatan Grubu kuruldu, bu grup Müdafaa-ı Hukuk grubunun da başlangıcını oluşturur. Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum ve Sivas Kongrelerinde oluşturduğu düşünceleri içeren Misakı Milli'yi (milli yemin) bu son Osmanlı Meclisi Mebusanı 28 Ocak 1920 tarihinde kabul etti. Misakı Milli (milli yemin), Millî Mücadelenin, Cumhuriyetin ve yasamanın temel taşını oluşturmuştur. Misak-ı Milli’nin oy birliği ile kabul edilmesi nedeniyle Sevr Antlaşması kabul ettirilmiş ve 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmiştir. Bunun üzerine, bu meclis 18 Mart'ta kendisini feshederek, çalışmalarını sonlandırdı. İşgal güçlerinin baskısıyla, 11 Nisan 1920'de resmen kapatıldı.
7. Millet Meclisi: 1. Millet meclisi olarak Ankara’da 23 Nisan 1920’de kuruldu. Hemen çalışmalarına başladı. Meclis başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Misak-ı Milli (Milli Yemin) aynen kabul edildi. 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devletin kurulduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiğini ilan etti.

Kavuşan, 2020-24. Nisan



GERİ DÖN



KÖLELİK GENETİK MİDİR?


Bazı araştırıcılar köleliğin genetik olduğunu iddia ederler. Özellikle maymunlar üzerinde yapılan deneylerde, dayak yiyen maymunların bir kaç nesil sonra muza elini uzatan yeni nesil maymunları , bizzat bu maymunların dövdüklerini, ama dövenlerin neden dövdüklerini bilmedikleri bir maymun sürüsü oluşturduğunu saptamışlardır.
Peki ya insanlarda..
Tarih bilinci ve tarihteki olayları iyice anlamamış veya bilmeyen, ya da okullarında okutulmayan toplumlarda durum nedir? 1924 yılında, devrin okumuşları bir anayasa yaparlar. Batılılaşma sürecinde, batıda her yerde varsa bu ülkede de olmalıdır. O ülkelerin anayasalarına bakılarak, bir anayasa hazırlanır. Birde tek parti yerine ikinci parti olsun denir ama... Aman Allahım bir anda ne kadar suskun cahil varsa oraya yığılır daha doğmaya başlayan çocuk boğulmaya kalkılır. Hemen devrin tek söz sahibi durun der ve dağıtır. Erteleyelim, millet anlamıyor vurgusuyla ileriye ötelenir. Öoklu sisteme geçilir. Ama dünya değişmiş, koca bir silindir 2 dünya savaşı tüm dünyanın üstünden geçmiştir. toplumların ezberleri olguları, alfabelerş kavramları yaşayış biçimleri değişmiştir. Bunun sonucu yeni batuı yeni anayasalar yapmıştır. Bazıları zaten oturmuş toplumsal düzeni nedeniyle bu nu anayasa diye sadece kaleme almıştır, bazıları uyalım diye yenisini yazmışlardır. , bazı yeni türeme devletlerde anayasa diye 1923teki yapılanı yapmıştır.
Tüm dünya değişirken bu bizim ülkeye ise sadece rafa kalkmış olan muhalefet partisi de olsun diye yansıyabilmiştir. Buna "TC entellektüelizmi"nin büyük başarısı adını takmama izin verin .25 yılda 1923-1948 arasında yani bir nesilde alınan yol.. Sıkıntılar büyüyünce ufak tefek revizyonlar yapılmıştır.
1960 darbesi.. Yeni anayasa yapılacak! Yap! emir komutası ile anayasa yapılmış, tamamen tıpkı önceki gibi elbise biçme tipi terzi anayasası.. ama paragraflarıda bir ayrı tartışılır konu. Daha ilk seçimden sonra tutmamış, dikişler atmaya başlamıştır. Demirel vazgeçilmez baş aktör ve yardımcı en iyi aktör Ecevit.. Film gibi bir ülke yönetimi süreçleri. Dünyadaki gerçeklerden kopuk, yarınlardan habersiz bir yaşam içinde anayasa değişmeli teraneleriyle geçen kayıp yıllar. Sorunların temeline inme yerine yamalarla elbiseyi tutturmaluş bir anayasa. Sonunda cumbava seçiminde ülkeniz güzide homoseksüel (o dönemde) sanatçısı Bülent'in bile aday gösterildiği meclis oturumları. ve sokaklarda birbirini nasıl dövdüğüyle, öldürdüğüyle hala övünen bir gençlik.
1980 darbesi..
Anayasa yapılacak! Yap! emir komutasıyla bir anayasa.
Tek özelliği, artık bebelerimiz apolitize.. ve birbirini dövmüyor, "savaşma, seviş!" doktrininde.. Diğeri ise cumbaba seçiminde Bülent'e oy veren gününü görür!!! Diğer ana içerikte sadece bürokrasinin ağır çalışan ama hızlı yozlaştıran mekanizmaları. En çok eleştirileni de YÖK'tür.Aslında patlayan elbise sadece ayakkabıcıların kullandığı kındapla tutturulmuş, yamaların sayısı artmıştır. Kolay kopmasın diye.. Dünya gerçeklerinden uzak, yarınlardan habersiz ufuksuz bir anayasadır aslında..Tıpkı ötekiler gibi. Daha ilk başbakan ve hükümet derki, bu anayasa işlevsiz. Çıkar tv'ye anlatır, adı Özaldır bu kısa adamın. Sonra "cumbaba" o olur ve partisi ve muhalifi uzman adam Demrel verir veriştirir. O karanlık odaklar der , anayasa der. şöyle olsun der.. Sonrası mevtadır.. Demirel hiç cumbaba olmamıştır ve fırsat bu, cumbaba ılur. O başlar anayasa demeye.. Olmuyor der. kimse kaale almaz. Ezeli ekürisi Ecevit başbakandır Tam ona sıra gelince, Sezer'i yapar cumbaba.. O da kalkar anayasayı suratına fırlatır. bu arada, ülkede birileri doğuda yeni otonom devlet falan kurmaya kalkmıştır , o derdest edilir ama adamları işi büyütmüştür. her yıl 100 milyar dolar gider. Ölenlerin sayısını bilen yoktur. 65-80 arası 5 bin olan rakam bu kez 30-40 binlerle söylenir. Fırlatılan ana yasa mı? Onun bir haftadaki maliyeti, hazineden 450 milyar doların uçması olarak millete bayram şekeri" olarak dağıtılır. Bugün gene anayasa yaptık. Bu defa seçilmiş bir cumbaba emriyle. Başbakan evet dedi ve çıktı bir anayasa . Halk oylayacak, Kendi seçtiği bir cumbabanın ve iktidarın hazırladığı, hem meclis oturumlarında, hem de komisyonlarda da muhalefetin görüşlerini kürsüyü bile sökerek gösterdiği, biri birinin kaval kemiğinden bacağını ısırdığı bir sonuç anayasası.
İLK ANAYASININ İLK DÖRT MADDESİ HİÇ DEĞİŞMEMİŞTİR.
O HALDE BU 4 MADDEDİR ANAYASA!
Ama hala birileri bunu anlayamıyorsa..
Bu anayasanın milletçe reddedilmesi, bu ilk 4 maddenin de reddi demektir. Bunu redderseniz, siz cumhuriyeti ve "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ"nizi, " AYYILDIZLI BAYRAĞINIZI", idari şekli "cumhuriyeti" ve başkenti "ANKARA"yı reddersiniz. DEVLETİNİZİ REDDERSİNİZ Kİ, BU TOPRAKLARIN GERÇEK SAHİPLERİ (kimlerse artık) GELİR VE ELİNİZDEN ALIR. Kiracı olursunuz, ev sahibi olduğunuz evinizin, evden kovuluncaya kadar üstelik.. 1923 anayasasını saymayalım.
Diğerlerini ele alırsak: 1960 ilk kuşak, 1980 2. kuşak ve 1998 kasanın soyulduğu dönem 3. kuşak dersek... şimdi 4. kuşak lisede olduğuna göre, yukarıdaki deneyin sonucunu takdir edersiniz herhalde.
sonunda kölelik olduğu da gerçek olduğuna göre, "Kölelik genetik"tir.

Kavuşan,2017, 30 OCAK, PAZARTESİ 13:30



GERİ DÖN




BU TÜRKMENLERDE NE GEZİYOR ORADA?


Bu Rus'un öldürdüğü Türkmenler orada ne zamandan beri var? Hiç sordunuz mu kendinize, üstelik tarih derslerinde de ezberlettiler. Süleyman Şah türbesi, Caber kalesi neden oradaydı? Kim bu Süleyman Şah? Hani türbeyi taşıttın diye de bir ton söylenmiştik. Unuttunuz mu?
9. yüzyıldan beri müslüman olan Türkler grupla halinde o dönemin en büyük şehri (şimdinin NEW YORK'u) BAĞDATA GELMEYE BAŞLADILAR ve oradan da Anadoluya geçmeye başladılar. 1071 de geldik diye aptal tarihini okuturlarsa elbette bu adamların ne işi var dersiniz?
Sadece Bayır-Bucaktakiler mi? Hama'da, Humus'ta Halep'te ve o zamanın (WASHINGTON D.Csi) olan ŞAM'daki Türkler? Oraya Türkler YAVUZ Ridaniye savaşından sonra mı gitti sanıyordunuz? Memlüklerin ,Türkmenler olduğunu hiç bilmiyor muydunuz? O zaman işte öğrendiniz.
Hiç okumadınız sizler KUT'ÜL AMMARE SAVAŞI'nı, KANAL HAREKATI'nı ve sonrasını? Peki okuduğunuz o dandik tarih kitabında Atatürk'ün Şam'da Lawrence'in kaldığı otelde de kaldığını bilmezsiniz? Okutmadılar ki tarih kitaplarında bunları sizlere.
Gaziantep kalesi ile Halep kalesinin ve Suriye'deki tüm önemli yapıların büyük kısmının dedelerinizin yaptırdığını bile bilmezsiniz? Fransızların MARAŞ'a geldikleri gibi gittiklerini, Şahin Bey'in mezarının nerde olduğunu da bilmezsiniz?
Türkmen dağı adının 1000 yıllık bir ad olduğunu ve o köylülerin 1000 evet bin koca yıldır o topraklarda yaşadığını ve HATAY'ın nasıl Türkiye'ye katıldığını SÖKMENOĞLU'nun dedesinin bundaki katkılarını da bilmezsiniz.
Çünkü yazmıyor kitaplarda. sadece ders kitabı okuyup okuma öğrenmişsiniz.
1957de değişen dünyadaki tezgahlar sonucunda kendi başbakanımızı, hatta neredeyse kalkıp Atatürkün ekibinden Aydın yöresi milis komutanı, isviçrede okumuş ekonomi uzmanı 3. cumhurbaşkanı Celal BAYAR'ı bile asmaya kalktığınızı yazmıyor sizin okuduğunuz tarih kitapları. Irakta ve Suriye'de 1921-1957-59 arasında Fransız ve İngilizlerin aslında oradaki insanların bile haberlerinin olmadığı iki devlet kurduklarını ama bilirsiniz. Bayraklarını da bir Avrupalının masada çizdiğini, adamların bayrak bile seçmediklerini de yazmadılar.
Osmanlının son padişahının İngiliz gemisiyle kaçtığını bilirseniz ama bu adamın halifeliğinin sadece TC sınırlarında kalktığını bilmezsiniz. Hele MEZARININ ise ŞAM'da OSMANLI CAMİSİ'nin (Süleymaniye'nin küçük bir kopyasıdır) bahçesinde olduğunu bilmezsiniz. Çünkü tarih hocalarının nasıl yetiştirildikleri de malum? Ne bir bilgi standardına göre objektifliği öğreterek, ne de araştırıcı ruhlu mu? diye sorgulayarak mı seçtiniz? Aman benim kız öğretmen okulunu bitirdi, atansın diye köşe bucak torpillerle yerleştirdiniz bir okula, tıpkı diğer mühendislerimiz gibi. Memurdu salladı başını aldı maaşını!
1963'te BAAS adında iki komunist partinin ABD-İNGİLİZ-RUSYA tezgahı sonucu kurulduğunu ve bunların 2. kuşaklarının BEŞAR ESAD ve SADDAM olduklarından da haberiniz yoktur ve her ikisi de diktatör olarak tek yumrukla o ülkeleri idare ettiklerini 1992'deAtlantik okyanusunun ötesinden gelen Amerikalılar işgal edince anladınız.
Ama hala kitaplarda okutulmuyor, üstünde 30 yıl geçti nerdeyse, yani bir kuşak büyüttük.
Irakta ise 1963te, ATATÜRK'ün aldığı petrol başına vergi verirken bu parayı vermiyorum dedi, bu hakkınızda alındı. Ayrıca istemekten de korktunuz, arkasında Rusya-Amerika var diye! Yöneticiler halkına güvenemiyordu ki, ya gene bir ihtilal tezgahlanırsa diye.
Suriye ise HATAY'ın (7 Temmuz.1939) Türkiye'ye katılma kararını tanımadığını ilan etmiştir ve Hatay'ı okullarında kendi topraklarında gösteren haritalarda tarih ve coğrafya okutmaktaydı ve ESAD HALA AYNI ŞEYİ SAVUNMAKTADIR. Standart oil companyden de haberiniz yoktur. 1915'te buralara kadar uzandığını ancak ülkenize 1945-1960'lı yılların sonunda otomobiller ithal edilmeye başlayınca anladı, şimdiki dedeler.
1980 de dünya yeni enerji sistemlerine evrilirken sizin haberiniz yoktu ama çocuklarımız ingilizce öğrensinler diye tonlarca parayı kolejlere verdiniz ve hala veriyorsunuz. Ama onlar bu ingilizceleri ile ne yapıyorlar? Tarihten ve teknolojiden haberleri var mı?
Yeni evrilen bir enerji kaynağının (DOĞALGAZ) yeni kutuplaşmalar doğuracağı ve bu yeni kutuplaşmaların dünyada POST-MODERN SAVAŞLARI ortaya koyacağını taa elin gavuru 1940'larda yazarken ve buna göre siyaset üretirken; siz ne yapıyordunuz? Sorguladınız mı? Önünüze geleni yaftaladınız, sosyalist-moskofçu diye, ya da pis amerikancı faşist diye dövdünüz öldürdünüz.
Ne bilgiyi kullandınız, ne de tarihten ve okulda okutulandan ders çıkarmayı!
Kalkıp "EMPATİ" yapıp o günleri bugünlere bile taşımadınız VE ANLAMAYA ÇALIŞMADINIZ. İşte elalemden de yani elin gavuru var ya, evet ondan işte... Farkımız bu!!
Sonuçta bizim kapımıza dayandı birisi ve YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM seç demeye başladı! TIPKI, her bayram gidip sözde anısına methiyeler yazdığınız, işin acısı ise sözde ATATÜRKÇÜYÜM diye bir sınıf yaratıp nemalanmaya ve bunu birde kurumsallaştırmaya kalktınız. BU ÜLKEDE HERKES ATATÜRKÇÜ ! ÇÜNKÜ ONUN SAYESİNDE HERKES VAR OLDUĞUNU BİLİYOR, HATTA ONA SÖVEREK MEDYATİK OLUP NEMALANMAYA KALKAN DİNCİ GEÇİNEN VE HERŞEYDEN NEMALANMAYI ADET HALİNE GETİRMİŞ OLAN YOBAZLAR BİLE! İŞTE HALİMİZ BUDUR. HALİN (M)İZİ BİLİRSENİZ(K), ÇÖZÜMÜ ÜRETİRSİNİZ, ÜRETİRİZ ve ÜRETECEGİZ.

KAVUŞAN·26 KASIM 2015 PERŞEMBE



GERİ DÖN




DARBENİN RUHU NE? NEDEN DARBE OLMALIYDI


15 Temmuza bir bakış
1960 DARBESİ ÖNCESİ:
Hatırlayalım, 1957-1960 arasındaki olaylarını. Irak ve Suriye'yi Fransızlar terk ediyordu. Suriye ile Mısırı birleştirip "Birleşik Arap Cumhuriyeti" kurulmaya çalışılıyordu. Nato, bu konuda Rusya ve diğerleriyle anlaşmıştı.
Kıbrıs'ta İngilizler yönetimi rumlara bırakmak istiyordu. Ama Türkler adada sorundu. Irakta osmanlı soyundan Türk olan Kral Faruk her konuda Türkiye ile ortak hareket ediyordu ve önemli engeldi batı için. Türkiye'de darbeye girişildi, 1. gün sol Madanoğlu grubunun darbesi olarak başlamıştı, Nato(=ABD) hemen yetiştirdiği albayları devreye soktu ve darbe 3-4 günde batıya ve Natoya bağlı darbe oldu.
1961, 1963 yıllarında yapılan darbeler ile hem Irak'ta, hem de Suriye'de sonunda BAAS komünist partilerinin kurulmasıyla sonuçlanan ve sonunda ESAD, SADDAM olarak batının, Rusya'nın uşaklar dönemi başladı.
1960 DARBE SONRASI
Kıbrısta, Rumlar Makarios yönetiminde adayı ele geçirdi. Suriye, Irakta Osmanlı'dan ve Lozan'dan gelen tüm haklarımızı savunacak kimse olmadı. Herkes içerde kendi çıkarı için mücadeleye başladı.
HER TÜRLÜ ÇIKARIMIZ ZAİL OLDU. Artık politika masasında Türkiye yoktu. Batıda doğuda mutluydu.. MENDERES, POLATKAN, ZORLU ASILDI, Kurtuluş savaşının milis komutanı Celal BAYAR derdest edildi.
Rusya'nın Küba'daki "ACHILLEUS'UN TOPUĞU"ndan vurarak ABD'yi dize getirmesine karşı ABD'nin "DOMUZLAR KÖRFEZİ" harekatıda başarısız olmuş ve dünya neredeyse nükleer 3.Dünya Savaşınında eşiğinden dönünce ÜST AKIL Ortadoğu kumarında ileriye gitmemei yeğelemişti.
ABD ve RUSYA, Türkiye'de kendi adamlarını politik sahneye sürmeye başladılar. Adlarını anmak istemiyorum.
Türkiye, ORTA DOĞU ve KIBRIS PAZARLIK ve AKTÖRLER MASASIndan ATILMIŞTI.
15 TEMMUZ SONRASI Son Nato tıoplantısı, Avrupanın durumu, Ukrayna ve BOP ile Suriye, Irak ve güneyde kurulmak istenen Kürdistan devleti konusunda bu kez TÜRKİYE MASADAN ATILAMADI.
PARİSTE ÜST ÜSTE PATLAYAN BOMBALAR İLE FRANSA ORTA DOĞUNUN PAYLAŞIM MASASINDAN ATILDI..
İşte 15 Temmuz darbesinin ruhu ve darbenin mantığı bu idi.

Kavuşan,2016 17 TEMMUZ PAZAR



GERİ DÖN


Placeholder Image
Placeholder Image
Placeholder Image
Placeholder Image